Bitlis Düşünce ve Akademik Çalışma Grubu
$ DOLAR → Alış: 7,80 / Satış: 7,83
€ EURO → Alış: 9,12 / Satış: 9,16

Said-i Kurdi’nin ”Tımarhane” Anıları

Said-i Kurdi’nin ”Tımarhane” Anıları
  • 17.11.2015

Ey tabib.efendi! Sen dinle, ben söyleyeceğim. Cinnetime bir delil daha senin eline vereceğim. Sual olunmadan cevap. Antika bir divânenin sözünü dinlemeyi arzu edersiniz. Muayenemi muhakeme suretinde istiyorum.

Devr-i istibdat

ve Saîd-î Kurdî’nin PENÇELEŞMESİ

(Tımarhanede tabible vaki olan maceram)

 

 

 

 

 

Senin vicdanında hakem olsun; tabibe ders-i tıb vermek fuzûlilik, amma teşhis-i illete yârdım edecek noktalar hastanın vazifesidir. Hem dejstikbâl sizi tek-zib etmemek için dinlemenize lüzum görürsünüz. Şu dört noktayı nazar-ı mü­tâlaaya alınız: (Ve sonra tımarhanede iken verdiğim bazı izahatın suretidir.)

Birincisi: Ben Kürdistan dağlarında büyümüşüm. Kaba olan ah­vâlimi Kürdistan kapanıyla t artmalı, hassas olan medenî istanbul mizamyla tartmamalısınız. Öyle yaparsanız, ma’den-i saadetimiz olan Dersaâdet’ten önümüze sed çekmiş olursunuz. Hem de ekser Kürdleri tımarhaneye şevket-mek lâzım gelir. Zira Kürdistan ‘da en revaçlı olan ahlâk, cesaret, izzet-inefssalâbet-i dîniyye, muvafakai-ı kalb ve lisandır. Medeniyette nezaket denilen emr onlarca müdâhenedir.

*   .

İkine iş i: Benim elbisem gibi ahvâl ve ahlâkım da nâsa muhalif­tir. Hak ve nefsü’1-emri mihenk ittihaz ediniz. Zamanın veya âdetin revaç verdiği bazı ahlâk-ı seyyieyi görenek vasıtasıyla nümune-i imtisal olmuş me-kâyis yapmayınız. “Neme lâzım, başkası düşünsün” feryad-ı meyyitâneyi gibi demem. Belki derim ki: Müslümanım, İslâmiyet cihetiyle ma’nen me­murum, sadâkatle mükellefim. Millete, dîn ve devlete nâfi’ olan bir şey dü­şüneceğim.

Üçüncüsü: Şaz ve nadir olarak istidat-ı zamanın fevkinde çok kimseler gelip, gitmiş. Nâs, ibtidâ onlara cünun veya abes isnadından son­ra sihre veya hârikaya hami etmişler. Birinci ve ikinci noktanın mabeyninde olan tezad, cinnetime hükmeden zevatın delil ve müddeâlarında olan tezada imadır. Zira ef’âlleriyle demişler: “Divanedir. Çünkü her mesâil-i müşkile-ye cevap veriyor,” Böyle delil getiren delidir.

Dördüncüsü: Asabî adam j hususan benim gibi sinirli bir kim­senin telâş ve hiddet etmesi zaruridir. Bahusus bir fikr-i âliyi yani hürriyet-i şer’îyyeyi onbeş sene zihninde taşıyan ve bil-fiil karib olduğu zaman, yani bir inkılâb-ı azim ile kendini muhatarada ve mehlekede görse ve temaşasın-da mahrum kalsa nasıl telâş ve hiddet etmesin? Hem de benden daha diva­ne Zaptiye NazuVdır. Zira benden daha hadîddir. Hem de bu cinnet-i mu-vakkateye mübtelâ olmayan binde birdir.

Eğer müdâhane, temellük, tazarru-u sinnevrî, menfaat-ı umumiyeyi menfaat-ı şahsiyeye feda etmek aklın muktezasından addedilmek lazım ; şâhid olunuz, ben o akıldan istifamı veriyorum. Divanelikle -ki, bence bir mertebe-i masumiyet gibidir- iftihar ediyorum.

Dört nokta şüpheyi davet etmiş. Onları bilerek bazı hikmet-i hafiye için yapmışım.

Birincisi: Şekl-i garibim. Bu muhalif libasımla makasıd-ı dün­yeviden istiğnamı ve âdât-ı beldeye adem-i mürâattan özrümü ve ahval ve etvârımm nâsa muhalefetini ve münâsebet-i zahir ve batine ile tabiîlik insa­niyetimi ve milliyetimin muhabbetini ilan etmek içindir. Hem de garîb ma’-nâ garib bir laf z içinde olmalı, tâ ki nazar-ı dikkati celbetsin. Hem de sanâyi-i mahallîyeye revaç vermek için bir nasihat-ı fiilî ediyorum. Hem kendimde bir meyl-i teceddüdü göstermek ve zamanın teceddüt edeceğine işaret ediyo­rum. Hem de Sultan Selim’e bey’at etmişim.

İkin çişi: Ulemâ ile olan münâzaramdır. Onun sebebi, İstanbul’a geldim, gördüm ki, sair şuûbata nisbeten medâris az terakkî etmiştir. Bu­nun da sebebi, kitaba nazarla istinbat-ı mesele etmek olan istidadı, meleke-i ilim yerinde ikâme olunmuş ve talebelerde adem-i münazara ve sual ve ce­vap tam olmamak sebebiyle şevksizlik ve melekesizlik ve atalet gibi bazı hali intaç etmiş. Sair müntic-i taaccüb ve hayret olan ulûm-u ekvan.. veya eğlen­ce ile vakit geçirmeği müntic olan fünûn-u hevesat.. ve lezzât-ı hakikiyeyi mutazammın olan ulum-u maksud-u bizzat gibi ulûm İlâhiyye tahsil olunmaz. Bunun da ya bir himmet-i âli veya bir tevaggul-u tam veya müsaba­kayı müntic olan sual ve cevab gibi bir şevk-i kasri ve haricî lâzımdır. Veya­hut, taksim-i a ‘mal kaidesine tatbiken, her bir talebenin istidadına göre bazı fünun ile tevaggul etmeli, tâ mütehassıs olsun, sathî olmasın. Zira her ilmin bir suret-i hakikiyesi var. Meleke olmadığı vakit bazı tarafı nakıs olan su­retlere benzer. Bunun da çaresi, ona müstaid olan bir fenni esas tutmalı. Ve. buna münasib fünunu, her birinden bir fezleke alınmalı ve o fenn-i esasın suret-i hakikiyesini mütemmim ittihaz etmelidir. Zira her bir fezleke bir suret-i müstakileyi teşkil etmiyor. Lâkin bir suret-i esasiyeyi tekmil edebilir.

Ey, sözümü işiten talebe-i ulûm! Mektebliler gibi —ki onlar nakıs olan seleflerine hayrü’l- halef olmuşlar— çalışalım ki, evc-i kemale vasıl olan se­leflerimize hayru’l-halef olalım. Ben münazara ile bil-fiil bu iki noktadan ikaz etmek istiyorum.

Üçüncüsü:  Fuzulilik olarak iki fikri beyan etmiştim.

Birincisi: Şu zaman-ı terakkide medeniyet-i hakikiyeyi teşkil eden İslâ­miyet, medeniyet-i hazıraya nisbetle terakki etmemiş. Bunun da en büyük sebebi, üç büyük şu’belerin —ki, “cümlenin maksudu bir amma, rivayet muhtelif” mâsadakına muvafık ehl-i medrese, ehl-i mekteb, ehl-i tekkenin— tebâyün-ü efkâr ve tehalüf-ü meşâribidir. Ehl-i medrese ehl-i mektebi bazı gayr-ı murad olan zevahirin te’viliyle zaaf-ı akide ile ittiham ediyorlar. Bunlar ise berikileri fünun-u cedideye adem-i vukufları sebebiyle nakıs ve gayr-ı mu’temed addediyorlar. Ehl-i medrese ehl-i tekkeyi, ibadet olan zikri, sebeb-i şevkî vaz’ olunmuş olan bazı mubah a’mâl ve harekâtına —ki, avam ve ca­hil hataen ibadet zannediyorlar, halbuki bu zan bâtıldır, ibadet yalnız zikir­dir, harekât, mubah olmak şartıyla caizdir, bu zann-ı avama— binâen bun­lara ehl-i bid’at nazarıyla bakıyorlar. Bunların tefritiyle ve ötekilerin ifra-tıylâ müsamaha kapısı açıldı, bazı bid’at zikir ile ihtilat eyledi.

Bu tebâyün-ü efkâr ve tehalüf-ü meşârib ahlâk-ı İslâmiye’yi sarsmış ve terakkiyat-ı medeniyetten geri bırakmıştır. Bunun da çaresi, mekâtipte ulûm-u diniyeyi bihakkın okutmak ve medariste lüzumsuz kalan hikmet-i atîkaya bedel bazı fünun-u lazime-i cedide tahsil olunmak ve tekkelerde mütebahhi-rîn ulemâ bulunmaktır. Bu takdirde şuûbât-ı selâse yek-âheng-i terakki ola­rak kat-ı meratip etmek kaviyyen me’muldür.

İkinci fikir vaizlere aittir ki, bunlar müderris-i umûmidir. Bunların ne-sâyihında kendimce bir tesir hissetmedim. Düşündüm, kasâvet-i kalbimden başka üç sebep buldum:

Birisi: Asr-ı hazırayı zaman-ı sâlifeye kıyas, yalnız tasvir-i müddeâ ve parlak göstermektir. Halbuki zaman-ı salifte safâ-yı kalb ve taklid-i ulemâ hüküm-fermâ idi. Bunlara delil lâzım değil idi. Şimdi de herkeste birmeyl-i taharri-i hakikat peyda olmuş. Bunlara karşı tasvir-i müddeâ tesir etmez. An­cak tesir ettirmek için isbat-ı müddeâ ve ikna lâzımdır.

İkinci sebep: Bir şeyi terğîb veya terhîb etmekle ondan daha mühim şe­yi tenzil etmektir. Meselâ,”Bir gece iki rek’at namaz kılmak,Hacc’ı tavaf etmek., veya kim gıybet etse zina etmiş gibidir” derler. .

Üçüncüsü: Belagatın muktezası olan mukteza-yı hale mutabık ve ilcaât-ı zamana muvafık söz söylemezler. Güya insanları eski zaman köşelerine çe­kiyorlar, sonra konuşuyorlar. Demek istiyorum ki: Vaiz hem âlim-i muhak­kik olmalı ki, tâ isbat-ı müddea etsin—; hem hakim-i mudakkik olmalı tâ, muvazene-i Şeriat’ı bozmasın—; hem de beliğ-imuknî olması şarttır.

Dördüncüsü: “Zihnim perişandır” demişim. Halbuki bu cüm­leden maksadım, kuvve-i hafızama nisyan tareyanını ve zihnimdeki sıkıntıyı ve tabiatımdaki tevahhuş muraddır. Hiç bir divane “ben divaneyim” deme­diği için, benim cinnetime nasıl delil olabilir? Hem de “izhar” dan sonra üç mâh ders gördüğümü söylemiştim. İki cihetle şu söz şüpheyi da’vet eder: Ya hilaftır, halbuki ekser Kürdistan bunun sıdkını bilir; ya doğru olduğu halde, ya sen ey doktor, dediğin gibi, temeddüh ve gurur misillû bir unsur-u cinneti imâ eder. Buna cevap: Bir rical-ı devletin sualine karşı cevab-ı savab vermek istemekliğimdir ki, temeddühü istilzam etmiş. Şimdi şuurumda şüp­heniz kalmadığı vakit fikrimde şüpheniz vardır zannediyorum. Edna bir mu­hakeme ile bu şüphe zail olabilir. Zira gayet serbest vahşi Kürdlerden olan bir adam elmas gibi millete bir sadakat ve cevher gibi bir fikr-i âlî sahibi ol­madığı halde, nasıl bu zamanda bu kadar alâmet-i farika ile hile ve fikr-i fesadını saklayabilir? Bence hile terk-i hiledir. Demek herkese müreccah ve safî bir sadâkati kalbden hissetmiş de bu günâ ahvalde bulunmuş.

Demek bizim doktorların fehmi hasta., ve kendi raporlarıyla kendileri mecnûn., ve Zaptiye Nazırı da hiddeti için divanedirler. Ey doktor! Sen iyi doktorsun, evvelâ o biçareleri tedavi et, sonra beni.

Ey, şu-kelâmıma nazar eden zevat! Eğer kelâmımda dokunacak veya sizin zayıf midenizde hazm olunmayacak sözler bulunursa mazur tutunuz. Çünkü divanelik zamanında söylemişimdir. Muhitim o zaman tımarhane­nin duvarları idi. Muhitin tesiri müsellemdir. Zira Ümmî ve vahşî yani hür, Türkçe iyi bilmez bir Kürd bu kadar ifade-i meram edebilir. Vesselam…

 

Kaynak : Hüseyin Siyabend

Etiketler: / / /

160 yıl yaşamış Bitlisli Zaro Ağa ile Londra’da yapılmış bir röportaj ve bilinmeyenler
Hemşerim olan Mutkili Kürd Zaro Ağa hakkında yazılmış onlarca yerli ve yabancı arşive rastlamış ve bunların çoğunu da incelemişimdir. Birbirinden...
İsmail Beşikçi: Kürdler, Şehir, Şehirlileşme
  26-27 Mart 2016 tarihlerinde düzenlenen II. Uluslararası Bitlis Sempozyumu, Kürtler, Şehir, Şehirlileşme konusunu irdeliyor. Sempozyuma sunulan bildiriler kitaplaştırılmış.      ...
Kürt Kadınları Neşeli ve Güzeller Parlak Kıyafetler Giyerler
Bana doğru uzaktan bir kadın grubu geliyor. Şerefli renkleri ile onlar kürt kadınları. Kökleri kazmak ve yaprakları toplamakla meşguldürler. Benim...
1961 yılının Tatvan’ı ve Van Gölü
Bitlis ve ilçelerine dair arşiv taraması sırasında karşılaştığım ‘Tatvan’ adlı bir geminin izini sürmeye başladım. Daha önceleri 1950’li yılların arşivlerinde...
Bitlis ve ilçelerinin tarihini anlatıyorlar gözleri kapalı, vicdanları esir bir halde
Memleketim olan Bitlis ve ilçelerinin tarihine dair arşiv çalışmalarına başlamam on beş seneden fazla olmuştur. Aslında doğup büyüdüğüm Tatvan’a ve...
Bitlis Rojkili Huma Hatun ve Kürdlere ‘Abbasi’ Denilmesi
1655 yılında Bitlis, Van, Diyarbekir ve Mardin mıntıkaları da dahil olmak üzere, çok geniş bir coğrafyayı gezen Osmanlı’nın ünlü seyyahı...
Kadim Bir Kürd Aşireti: Zeydan
Zeydan isminin kökeninin, Kürdçedeki zeyî-dan yani arıcılıkdaki ‘oğul vermek, çoğalmak’ fiili gibi bir kökenden geldiği söylenir. Zeydan (Zeîdan, Zeydanlı, Zeydî...
Bitlis’in konuşma ve yazı dilindeki X, Q, Ê, W harflerinin kullanılması
Dillerin, lehçelerin ve şivelerin kendilerine özgü vurguları ve kullanım şekilleri vardır. Kâh yazılı kâh sözlü olarak, belirli bir yapıya sahiptir...
“Kürd’e fırsat verme Yârâb” sözde şiir uydurmadır – Murat Bardakçı
“Kürd’e fırsat verme Yârâb, dehre sultân olmasın” mısrası ile başlayan şiiri güya Yavuz Sultan Selim yazmış, Berbat bir şiir bozuntusunun...
Prof. Dr. Ludwig Paul: Zazalar Kürd, Zazakî Kürdî Bir Dildir
Ludwig Paul, Zazaların Kürd olduğunu ve Zazakînin Kürdî bir “dil” olduğunu, her dil bir millettir teorisinin doğru olmadığını, bir milletin...
Zazacılığı başlatan Ebubekir Pamukçu’ya dair – Roşan Lezgin yazdı
Zazacılığı başlatan Ebubekir Pamukçu’nun Türkçü şiirlerinden öteden beri sözedilirdi ama bu şiirlerin nerede yayınlandıkları konusunda kaynak gösterilmezdi.      ...
Yaşar Kemal 1951 Haziran’ında Kurtalan’dan Bitlis’e geçerken
1951 yılının Haziran ayında bir röportaj muhabiri olarak gelir Yaşar Kemal ve diğer gazeteci arkadaşları Bitlis’e. Daha doğrusu trenle Kurtalan’a...
En Fazla Ermeni Kurtaran Kürt; Müküslü Muhtıla Bey
En fazla Ermeni’yi ölümden, gazap ve katliamdan kurtaran Kürt bana göre Van’ın Müküs (Bahçesaray) kazasından olan Beylerin Beyi Muhtıla Bey’dir. 19....
Mark Sykes’ın 1900’lerin Başında Bitlis’i Ziyareti Ve Kürd Aşiretleri Listesi
1879 doğumlu İngiliz siyasetçi, ajan, diplomat, asker, yazar ve bir gezgin olan Mark Sykes özellikle Osmanlı – Kürd ve Arap...
”Zazaki” ile ”Zaza Dili” Ayrı Şeylerdir
  Resmi dilde oluşturulan tanım ve kavramlar, bir süre sonra halk tarafından benimsenip içselleştiriliyor. Örneğin, hatırlıyorum, “Anadol” dediğimizde, sadece şimdiki...
ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

YORUM YAZ