Bitlis Düşünce ve Akademik Çalışma Grubu
$ DOLAR → Alış: 3,86 / Satış: 3,87
€ EURO → Alış: 4,55 / Satış: 4,57

İdris-i Bitlisi ve Gerçekler

İdris-i Bitlisi ve Gerçekler
  • 17.11.2015

 

Son birkaç gündür, yoğun gündem içerisinde gözden kaçan bir tartışma vardı.

 

 

 

 

 

Gazete sütûnlarında ve twitter sayfalarında karşılıklı eleştirilerle yapılan tartışma nedense pek gündeme gelmedi. Tartışmayı başlatan isim AKP Bitlis Milletvekili Vahit Kiler idi. İstanbul’un manzarası en güzel tepelerinden biri olan Pierre Loti Tepesi’nin eski ismi olan  İdris-i Bitlisi Tepesi olarak değiştirilmesini önermiş ve buna gerekçe olarak da 1934 senesinde tepenin isminin Pierre Loti Tepesi olarak değiştirildiğini öne sürmüştü. Buna en büyük itiraz ise CHP Tunceli Milletvekili Hüseyin Aygün’den gelmiş ve tepkisini twitter hesabından İdris-i Bitlisi’nin 40 bin kızılbaşın katlinden sorumlu olduğunu iddia ederek göstermişti. Biz tartışmanın ana eksenini yazıp, esas konumuz olan İdris-i Bitlisi’ye ve icraatlarına dönelim şimdilik. Tabi kıymetleri kendilerinden menkul bu iki vekile yapacağımız eleştiri hakkımızı saklı tutarak.

***

Konuya girmeden önce, Çaldıran Savaşından önceki tarihsel gelişmelere göz atmakta fayda var.  Türkler ve Kürtler 10. yüzyılın başlarında karşılaşmışlardır ilk olarak bilindiği gibi. Türkistan’dan Anadolu kapılarına gelen Oğuz boyları, karşılarında Kürt Beyliklerini ve onların ezeli düşmanları Bizanslıları bulmuşlardır. Malazgirt savaşında İslam Birliğini sağlamak ve “kafirlere” karşı cihat etmek amacıyla da ilk ittifaklarını hayata geçirmişlerdir. Güvenilir tarihi kaynakların hemen hepsi Malazgirt’de 10 bini aşkın Kürt süvarisinin Mervani Hükümdarları komutasında Selçuklu Sultanı Alpaslan’a destek verdiklerini ve bu destekle ümitlenen Alpaslan’ın savaşa karar verdiğini yazarlar. Zaferin elde edilmesinde bu süvarilerin büyük etkisi vardır ve Anadolu’nun kapıları Türklere bu zaferin getirdiği avantajlar sayesinde ardına kadar açılmıştır. Zaferden sonra Selçuklular ilerlemeye devam etmiş ve aralarındaki ittifaka güvenen Kürtler de eski zamanlardan beri alışık oldukları bağımsız hayatlarına irili ufaklı beylik ve mirlikler düzeninde devam etmişlerdir.Ta ki sahip oldukları zenginliklere müttefikleri tarafından göz dikilene dek. Sultan Melikşah, Mervani Devletinin Sultanı tarafından azledilen eski Mervani Vezirini yanına almış ve o vezirin anlattığı zenginlikler karşısında kamaşan gözlerini Mervani devletine dikmiştir. Diyarbakır ve Silvan muhasara edilerek yağmalanmış, halkı türlü eziyet ve ölümlere zorlanmış, hükümdarları ise çareyi Cizîra Botan’a akrabalarının yanına kaçmakta bulmuşlardır. Böylece ilk ihanet hayata geçirilmiş ve Mervani Devleti tarih sahnesinden silinmiştir. Bir asır süresince Selçuklu egemenliğinde kalan Kürtler Eyyubi Hanedanın ortaya çıkmasıyla kendisi de bir Kürt olan Selahaddin ile ittifak yapmış ve kısa süreliğine de olsa huzur bulabilmişlerdir. Yaklaşık 100-150 sene sonra gelen Moğol vahşi saldırıları Kürdistan ve Anadolu coğrafyasını hallaç pamuğu gibi atmış ve deyim yerindeyse taş üstünde taş, gövde üzerinde baş bırakılmamıştır. Selçuklular Anadolu’da onlarca beyliğe bölünmüş, Kürdistan’daki halk ise yaşamalarını sürdürebilmek, Moğol zulüm ve vahşetinden kurtulabilmek için en iyi bildikleri iş olan dağlarına sığınmakta bulmuşlardır çareyi. Çerkes Memlüklerin Moğolları mağlup etmesinden sonra İslam coğrafyası yeniden düzene girmiş ve Söğüt’de boy veren Osmanlılar 600 yıl sürecek saltanatlarının temelini atmaya başlamışken, Kürdistan coğrafyasında bitmek bilmeyen iç çatışmalar devam etmiş ve Kürtler kendi aralarındaki birliği oluşturamamaları sebebiyle, dönemin büyük devletleri olan Ak ve Karakoyunlular arasında ezilmeye başlamışlardır bu sefer. Özellikle Akkoyunluların Kürdistan’da yaşattıkları zulüm büyük boyutlara ulaşmış ve her biri kendi bölgesinde egemenlik süren Kürt Mirlikleri kendi aralarındaki, dinsel, mezhepsel, coğrafi ve sosyolojik sebeplerden ötürü birleşememe hastalığını sürdürerek yaşamışlardır. 1500’lü yılların başlarında Karakoyunluları ezerek tek hükümran olan Akkoyunlular Şah İsmail’in müritlerinden oluşan bir fedai birliği tarafından saray darbesiyle alaşağı edilmiş ve Kürt tarihinde önemli roller oynayacak olan Safevi devletini kuran Şah İsmail Kürdistan’n hemen hemen tamamına hakim olmuştur. 1510 yılında Şahinşah ünvanını da alan Şah İsmail gücün ve kudretin de verdiği heyecanla karşısındaki tek güç olan Osmanlı’ya karşı kılıcını bilemiş ve uygun anı kollamaya başlamıştır. Elbistan ve Maraş dolaylarını Dulkadirlerden alarak egemenlik alanını genişleten Şah, Amed’i savaşmadan almış, oraya atadığı valisi eliyle Mardin, Musul ve Botan yörelerinde oluk oluk kan dökerek insanları sindirme politikası uygulamış ve işte tam bu noktada siyasi hayatının belki de en büyük hatasını yaparak kendisine bağlılıklarını bildirmeye gelen Kürt beylerinin ikisi dışındaki tamamını esir ederek, zindana atmıştır (bu beyler Sasun ve Şêrwan beyleridir). Onların yerine Türkmen ve Fars kökenli komutanları atayarak, halkı zorla kendi inanç ve görüşlerini benimsemeye zorlamıştır. Bunu yaparken de hiç merhametli davranmadığı tüm tarihi belge ve yazımlarda açıkça kaydedilmiştir. Daha sonra doğuda beliren Özbek tehlikesini göz önünde bulundurarak, bu beyleri kendisine destek olmaları şartıyla serbest bırakmış ama Bitlis Miri Şerefxan ve Hasankeyf Hükümdarı Eyyubi Prensi Melik Halil’i de rehin olarak elinde tutmuştur. Şah’ın yaptığı bu icraatlar Kürdistan Emirlerinin kendisine karşı olan düşmanlıklarını ve güvensizliklerini arttırmış, bu Emirler de uygun bir zaman kollamaya başlamışlardır. İşte tam da bu noktada İdris-i Bitlisi faktörü ortaya çıkmış ve tarihi bir kırılma gerçekleşmiştir Kürdistan Tarihi ve coğrafyasında.

***

Buraya kadar Safevi Devleti’nin ve Şah İsmail’in gelişimini ve yaptıklarını anlattık. Şimdi de İdris-i Bitlisi ve Yavuz Sultan Selim’e geçelim. Yavuz, 1512 senesinde yeniçerilerin de desteğini alarak babası Beyazit’i tahttan indirerek yerine geçti ve 12 kardeş ve kuzenini aynı gece boğdurtarak, saltanatını sağlamlaştırdı. Trabzon Sancağında görev yaptığından Kürdistan coğrafyasındaki duruma hakimdi ve doğu sınırlarını sağlama almadan batıya sefer düzenleyemeyeceğini iyi biliyordu çünkü Şah İsmail çok tehlikeli bir düşmandı kendisi için. O da kendisi kadar hırslı ve zalim bir hükümdardı. Daha sonra Trabzon’da iken irtibata geçtiği İdris-i Bitlisi’yi İstanbul’a çağırttı. Bu öylesine bir davet değildi. İdris zamanının belki de en iyi alim ve diplomatlarından birisiydi. Daha babasının zamanında Osmanlı Sarayında görev almış, Osmanlı’nın tarihini “Heşt Behişt” isimli eseriyle kaleme almış, daha sonra da diğer saray görevlileri tarafından  Padişaha kötülenerek sürgüne gitmeye zorlanmış tecrübeli bir  devlet adamıydı. Bitlis Kürtlerinden olan İdris’in babası da Akkoyunlu Sarayında Katiplik yapmış bir Müderris ve Şeyh idi aynı zamanda. İdris’in Şah İsmail’e karşı ayrı bir düşmanlığı daha vardır ve kendi aile efradı da yukarda değindiğimiz Akkoyunlu Sarayı baskınında zarar görmüş, dört bir tarafa dağılmıştır. Kürdistan’daki Bey ve Mirleri çok yakından tanıyor olması ve birebir ilişkiler geliştirmiş olması da çağrılmasında belki de en büyük etkendir zira Yavuz Doğu Seferini  kafasına koymuştur ve bu seferde kazanacağı zaferin Kürtlerin seçimiyle şekilleneceğinin de bilincindedir. Çünkü Şah ile kendi ordusu hemen hemen aynı güçtedir ve Kürt Beylerinin tercihi ibreyi kendisine çevirebilecek yegane güçtür. Ortam da buna hazırdır, İdris-i Bitlisi gibi etkin, ikna kabiliyeti yüksek ve en önemlisi Şah ile kişisel düşmanlığı da olan bir Kürt ileri gelenini de yanına almak kendisi için zaruridir. Şah’ın Sunni- Alevi farkı gözetmeden Kürtlere uyguladığı zulüm işlerini kolaylaştıracak ve zaferini perçinleyecektir. Bu yüzden İdris-i Bitlisi’yi Kürt Beylerini ikna ile görevlendirir ve İdris ortamın ve konseptin de kendisine sağladığı avantajla 28 Kürt Beyini Osmanlı saflarına çekmeyi başarır. Burada İdris-i Bitlisi’yi bir Kürt olarak değil, bir Osmanlı diplomatı olarak değerlendirmek gerekir. Kendisi bir İmparatorluğun devlet adamıdır ve milliyet kavramı özellikle Osmanlı’da oluşmamıştır. Öncelik, devletin idamesi, Al-i Osman’ın ilerlemesidir. Türklüğün değil kıymeti esamesi bile okunmamaktadır o dönemde, sunnilik ve cihat ön plandadır. Bunlar emperyal amaçlar için kullanılan argümanlar ve propaganda çeşitleridir ama konumuz bu olmadığından değinmeden geçeceğiz. Aynı durum karşı taraf için de geçerlidir.

***
1514 yılında Kürt Beylikleri ile Osmanlı arasında tarihi Amasya antlaşması kayda geçirilir. Bu anlaşmanın şartları her iki tarafın da işine gelmektedir. Kürt Beyleri Safevi zulmnden kurtulmanın yolunu Osmanlı ile ittifak yapmakta bulmuştur. Osmanlı ise Kürtler olmadan Şah’ı mağlup edemeyeceğinin bilincindedir. Kızılbaş tehlikesini bertaraf etmek için Kürtlere ve onların savaşçı özelliklerine ihtiyacı vardır. Bu yüzden çıkarlar örtüşür ve anlaşma imzalanır. Bu anlaşmaya göre; Kürt beyleri yaşadıkları ve hüküm sürdükleri yerlerde içişlerinde bağımsız olarak kalmaya devam edecekler, saltanat sistemleri ne ise aynen uygulayabilecekler, savaş zamanlarında Osmanlı’ya askeri yardımda bulunacaklar (bu savaş durumu Safeviler için geçerlidir), yıllık kazançlarının bir kısmını hediye olarak Bab-Ali’ye gönderecekler, buna karşılık da Osmanlı onları dış saldırılara (Safevilere) karşı bir savaş anında koruyup kollayacaktır. Görüldüğü gibi bir karmaşa içindeki Kürdistan Beyleri çareyi Osmanlı ile ittifak yapmakta bulmuşlardır ve bu işin mimarı da İdris-i Bitlisi’dir. Kendisi tüm Mirlikleri gezerek, onları ikna etmiş ve bunun sonucunda Osmanlı’ya paha biçilmez bir başarı kazandırmıştır. Kimi Kürt aydın çevrelerince eleştirilen, sömürgeciliği Kürdistan’a getirmekle suçlanan İdris-i Bitlisi kimi çevrelerce de büyük iş başarmış, Kürtleri Safeviler eliyle yok olmanın eşiğinden kurtarmış bir alim olarak değerlendirilmektedir. Her iki kesimin de yaptığı temel yanlış şudur; İdris-i Bitlisi bir Osmanlı Devlet adamıdır. Bir Kürt beyi veya sultanı değildir. Kendisi Osmanlı’nın hizmetinde bulunan bir diplomattır. Bu özelliği yanında bir Kürttür, Kürt olduğu için görevlendirilmiştir ve Kürtlüğünü de Beylere güven aşılamakta kullanmıştır. Unutulmaması gereken bir başka nokta ise 1514’den önce Kürdistan Coğrafyasında bir karmaşa, otorite bozukluğu ve Safevilerin zulüm derecesine varan emperyal arzuları vardır. Yani bağımsız bir Kürdistan yoktur, ve bu Kürdistan Osmanlı’ya boyun eğdirilmiş bir bağımsız devlet değildir. Beylikler halinde yaşayan, bazen Safevilerin, bazen de diğer sömürgecilerin tehlikesini ensesinde hisseden site devletleri tarzında hüküm süren, bazen de birbirleriyle çatışan, küçük, yerel beyliklerdir. İdris bu beylikleri Safevilere karşı Osmanlı ile ittifak yapmak için ikna eder. Bu icraatıyla da 1514’den 1850 yılına kadar da Kürtler rahat bir nefes almış, her iki tarafın da işine gelen bir anlaşma yapılmış ve ittifak olarak adlandırabileceğimiz bir olgu ortaya çıkmıştır. Şah İsmail gücünü olumsuz anlamda kullanmayıp, Yavuz gibi diplomasi ile iş görmeyi başarabilip, Kürtleri yanına çekebilmiş olsaydı tartışmasız tarih baştan yazılacaktı bu topraklarda. Belki, Kürtler daha avantajlı olabileceklerdi, belki de Kürt diye bir şey kalmayacaktı kimbilir. Şah’ın politikaları da bu ikinci savı güçlendirmiyor dersek mübalağa etmiş olmayız.

***

İdris’in en büyük hatası ise Yavuz’un kendisine verdiği Arap Kazaskerliği ünvanını Kürtler için olumlu anlamda kullanmamış olmasıdır denebilir. Kendisinde bu imkan ve güç varken Kürt birliğini oluşturmak yerine, Beylikleri daha da fazla parçalayıp, küçültmesi tenkit edildiği en önemli noktadır ama kendisi Kürtlerin sosyolojik yapısını iyi bildiğinden, onları birleştirmenin ne kadar zor olduğunu bildiğinden olsa gerek bunun için önemli bir çaba göstermemiştir. Belki de ömrü vefa etmemiştir. Çünkü Çaldıran’dan sadece altı sene sonra vefat etmiştir. Bağımsız ve birleşik bir Kürdistan  niyeti olsa bile (böyle düşünenlerin sayısı bir hayli fazladır) bunu 6 sene içerisinde gerçekleştirmesi mümkün gözükmemektedir,  dğu ve batısında bulunan iki süper gücün ortasında bunu başarabilme ihtimali yok denecek kadar azdır. Ama Amasya anlaşması sonrası ortam uygunken, Osmanlı’nın ismi var cismi yokken, 330 sene gibi uzun bir süreçte Kürtlerin ulusal birliklerini oluşturamamalarını sırf İdris-i Bitlisi’ye yıkmak da insafsızlıktır. Çaldıran öncesi çok daha kötü durumda olan ve yok olmanın eşiğine gelmiş olan Kürt Beylikleri Amasya anlaşmasıyla rahat bir nefes almış, kimi özerk, kimi de bağımsız yaşayarak varlıklarını sürdürmüş ve bugünlerde Kürtlerin en önemli istekleri olan anadillerinde eğitim-öğretim yapma, kültürlerini yaşatma ve de en önemlisi bir “STATÜ” sahibi olma şansını ellerine geçirmişlerdir. Ne yazık ki birleşememe ve iç çatışmalar hastalığı bu dönemde de devam etmiş ve şartların elverişli olduğu yıllarda bile fırsatlar kaçırılmıştır. İdris-i Bitlisi vb. kişilikleri günah keçisi olarak tanımlamakta  müthiş başarılı olan Kürtler, ulusal bilinci yakalamakta ise aynı başarıyı gösterememişlerdir. Bu dönemde Kürt Edebiyatı, sanatı, tarih yazımı ve kültürü tavan yapmış ve bugün bile övünerek okuduğumuz birçok eser verilmiş ve en önemli yazar-şairler bu dönemde şartların elverişli olduğunu ispat edercesine yetişmişlerdir. Bu gerçekler kabul edilmeden İdris-i Bitlisi’yi eleştirmek veya göklere çıkarmak yanlış olur kanaatindeyim. Örnek vermek gerekirse; Kürt tarihinin belki de ilk yazılı tarihi kaynağı olan Şerefnamenin yazarı Şerefxan,  Ehmedê Xanî, Melayê Cizîrî ve Feqî yê  Teyran bu Mirlikler döneminde yetişmiş en önemli şahsiyetlerdir. Zamanın üniversiteleri sayılan Medreselerde yüzlerce alim ve bilim adamı yetişmiştir. İlk Kürt milliyetçisi olarak kabul edilen Muhteşem Şair Ehmedê Xanî bir şiirinde anlatmak istediklerimizi ne de güzel dile getiriyor daha 1600’lerde, Kürtlerin birleşememe hastalığını eleştirerek, sitemle dolu şiirinde Kürtlere seslenerek;

 

Ger dê hebûya me ittifaqek
Vêk ra bikira me inqiyadek

Şayet birlik nasip olsaydı bize,
Sırt-sırta verseydik birbirimizle

Rûm û ‘ereb û ‘ecem temamî
Hemiyan ji me ra dikir xulamî

O zaman Rum, Arap, Ecem cümleten
Kölelik ederdi bizlere hepten.

 

Sözün özü İdris-i Bitlisi kimine göre hatalarıyla, kimine göre sevaplarıyla tarihe geçmiş, Kürt tarihinde önemli yeri olan mühim bir şahsiyettir. Yalnız ne bugünkü iktidarın vekillerinin  kendisine sahip çıkmasını gerektirecek “ işler” yapmıştır, ne de Ana muhalefetin Kemalist ideoloji etkisinde kalmış vekillerinin dediği gibi  “ 40 bin kızılbaşın katili “ünvanını hak edecek zulümler yapmıştır. Bu suçlamalara Kürt olduğu için muhatap olmaktadır. Onun şahsında tüm Kürtler mahkum edilmek istenmektedir. Hüseyin Aygün Yavuz Sultan Selim’in yaptığı katliamları çok iyi bilmektedir. Ondan önce Şah İsmail’in Kürtlere yaptığı zulümleri daha da iyi bilmektedir eminim. Ama iki tarafa da dokunamamakta ve her zaman olduğu gibi “Kürt Memet nöbete” diyerek İdris-i Bitlisi’ye ve onun şahsında Kürtlere katil demektedir. Bir zamanlar Ermeni katliamını Kürtlere yıkmaya çalışan ittihatçıların yolundan gitmektedir. Eğer ki Yavuz’un ve ondan önceki Şah’ın katliamlarını da eleştirebilecekse o zaman takdir edilebilir bir davranış denilebilirdi yaklaşımına. Neredeyse Moğol vahşetini de Kürtlere yıkacak ! Açıklayıcı olabilmesi için, Aygün’ün birkaç sene önce Şeyh Said ile ilgili sözlerini hatırlamakta yarar var; “ Şeyh Said isyanında Dersimliler devletin yanında yer almıştır. Cumhuriyet bu tip iyi şeyleri neden görmüyor ?” ve devam ediyor, Dersim’den toplanan 1200 milisin bir Albay komutasında Şeyh Sait’in askerlerinin üzerine yürüdüğünü iddia ediyor. Bu iddiasına dayanağı da yalanlarıyla ünlü Karerli Mehmet Efendi’dir. Bu sözler bağnazlık ve yobazlığın hiçbir din veya görüşe endekslenemeyeceğini , en aydın geçinen insanların bile bağnazlık ve yobazlığa meyledebileceklerini göstermesi açısından anlamlıdır.  Devlet ve resmi ideolojiye hoş görünmek uğruna kendi milletinin en önemli şahsiyetlerinden biri hakkında sarf  ettiği sözler, düşünce yapısını gözler önüne sermektedir. Kendisine daha yakın durması gereken Seyid Rıza için ise söyledikleri daha ilginç, “Ya bir isyan yok! İsyanın önderi değil! Kendi aşiretinin önderidir. Dersim’in önderi değil! “Seyit Rıza’nın önderliğine bizzat Dersimliler itiraz ediyor beyefendi! Dersimliler kabul etmiyorlar. Diyorlar ki; “Dersim’de herkes kendisinin lideridir.“ Zazaca derler ki; “Herkes ağayé xu ya!“ Herkes kendisinin ağasıdır!“ Bu sözlerin sahibi bir insanın şimdilerde Dersim ve Alevi savunucusu olarak ortalarda dolaşıyor olması çelişki değil de nedir. Yoksa CHP’ye vekil olabilmek için mi resmi ideolojiye yanaşmıştı diye düşünmemek elde değil zira seçimlerden önce yapmış bu açıklamaları. Ya da daha ileri gidersek, son zamanlarda moda olan “ Zazalar Kürt değil, başka bir millettirler “ politikasının değirmenine mi su taşıyor, ya da Alevi-Sunni ayrımını Kürtlerde körükleyerek, bir ayrılık mı yaratmaya çalışıyor resmi ideoloji ve destekçi satılmışlarının her zaman yaptığı gibi, ona  sizler karar verin, ben bilemedim…

***

Gelelim İdris-i Bitlisi “ aşığı ”  AKP Bitlis vekili Vahit Kiler’e. Kiler Holding yönetim kurulu üyeliği de yapmış olan zat-ı alileri ise içinde tek bir “Kürt” sözcüğü olmayan upuzun açıklamasıyla İdris-i Bitlisi Tepesinin iade-i ismini talep ederken, tabanına hoş görünmek uğruna İdris-i Bitlisi’nin Kürt olduğuna hiç değinmeden, o zaman “doğu ve güneydoğu vilayetleri” tabirleri kullanılıyormuş gibi, bahsettiği bölgenin Selçuklular zamanından beridir “Kürdistan” olarak adlandırıldığını bilmiyormuş gibi “Çaldıran’da savaşıp, Doğu ve Güneydoğu vilayetlerinin Osmanlı’ya katılmasında gösterdiği başarısıyla merkezi Diyarbakır olan Arap Kazaskerliği rütbesiyle ödüllendirilmiş” şeklinde açıklama yapmasına ne demeli ? Sormazlar mı adama “ Madem eski isimlerin iadesini (bence de haklı olarak) savunuyorsun da be hey üstad, yaşadığın ve doğduğun topraklarda mezralara varıncaya, çocukların isimlerine varıncaya kadar değiştirilmiş binlerce isim dururken, İdris-i Bitlisi isminin iadesi nereden aklına geldi, diğer değiştirilen isimlerin öyle kalmasından memnun musun acaba, ?” Sorarlar ve ben soruyorum şimdi….

***

Hülasa, İdris-i Bitlisi, icraatları, etnik aidiyeti ve yapamadıkları itibariyle uzun yıllar tartışılacak ve eleştirilebilecek bir şahsiyettir Kürt Tarihinde. Ama bu, onun şahsında, hangi kesim eliyle olursa olsun,  Kürtlere hoş görünmek veya Kürtleri katil diyerek aşağılamak amaçlı yapılacaksa bunun karşısında durmak tüm Kürtlerin görevidir. İdris-i Bitlisi katliam yaptıysa, kendisi gidip kesmedi herhalde Kızılbaşları, Sunni Kürtlere yaptırdı demeye getirilerek nifak tohumları ekilmek isteniyor Kürtler arasında anladığım kadarıyla, diğer taraftan İdris-i Bitlisi sahiplenilerek, Sunni Kürtlere çiçekler atılmak isteniyor. Her iki yaklaşım da samimi değil açıkçası. Tarihi gerçekler ise karşımızda. Karar ve yorum ise okuyucularındır….

Yararlanılan Kaynaklar:

  1. Beş büyük kavşakta Kürtler ve Türkler – Ahmet ÖZER
  2. Şerefname – Şerafeddin HAN
  3. Kürtler ve Kürdistan Tarihi – M. Emin Zeki Bey
  4. 1514 Amasya Anlaşması, Kürt – Osmanlı ittifakı- Şakir Epözdemir

 

Xerzî Xerzan – Yazar

Etiketler: / / / /

İsmet İnönü’nün Kürt Raporu
Erzincan Kürt merkezi olursa Kürdistan’ın kurulmasından korkarım. Van ve Erzincan’da acele olarak, Muş ovasında tedricen ve Elazığ ovasında kuvvetli Türk...
Ah Tamara…
Van’daki Akdamar Adası’na da ismini verdiği rivayet edilen Akdamar efsanesi, zamanında bu adada yaşayan baş keşişin güzelliği dillere destan kızı...
Xelil Xeyali’nin Kürt Dili Üzerine Görüşleri
“Yayın yöntemi”ne ilişkin görüşü ikinci yazıya bırakmıştım. Fakat bu yönteme ilişkin ayrıntılı bilgiler vermeden önce onun temelini oluşturan bazı işlerden...
Evliya Çelebi Seyahatnamesi’nde Kürt Şehri Bitlis
  Wilhelm Köhler/Kitap  17. yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu’nun egemenliği altında bulunan geniş coğrafyada sürüp giden yaşamla ilgili bugün elimizdeki en önemli...
Bitlis Beyliği’nin Statüsü,Rolü ve Önemi – Araştırma
Mela Mahmud Beyazidi; “Yabancı devletler, Kurdistan’ı işgal edebilmek için, herşeyden önce, Bitlis Beyliği’ni zapt etmeye yeltenmişlerdir.”        ...
1838’in Bitlis’i ve Southgate’in Kürd Şerif Bey ile tanışması
Bu çeviri, Amerikalı Misyoner rahip Horatio Southgate’in 1838 – 1839 yılları arasında Bitlis’ten geçerken tuttuğu notların İngilizce aslına sadık kalınarak...
Said Nursi’de Özgürlük Söylemi
  Gençken içine girdiği ilim dünyasında özgürlüğü bir hayat biçimi olarak benimsemiştir. İlk hayatı hocaları ile olan serüvende onun düşüncelerini...
Kırd,Kırmanc, Dımıli veya Zaza Kürtleri
Bazı illerde ise denebilir ki sadece birer ilçenin sınırları içinde Dımıli lehçesi konuşulur. Semsûr’un Alduş (Gerger), Ruha’nın Sêwreg (Siverek), Bedlis’in...
Kerkük Kan Ağlıyormuş
“Kerkük, Kürdistan´ın bir parçasıdır. Oradaki Türkmenler, Kürtlere sığınmış muhacir ve sığınmacılardır. Kerkük, Azerbeycan´da bir kent değil ki Türk´ü kan ağlasın....
Şekerci Hanı ve Said-i Kurdi’nin Dünyası
  Bediüzzaman Saidê Kurdî Henüz 30 yaşlarında Van’dan İstanbul’a gidip Fatih’te bulunan Şekirci Hanı’na yerleşiyor. Ve odasının kapısına bu yazıyı...
Pîyesa ‘Bîdlîs’ ya Wîllîam Saroyan
Ehmed Kurd nîne, ji hindikayî (kêmhejmaran) ye, ango ji tirkan. Lê ferqa wî ew e ku xwediye loqonteyek e. Ji...
Vasa’yı kurtarmak, Hasankeyf’i öldürmek
On milyonluk nüfusu ile bir İskandinav ülkesi olan İsveç’te 1700’e yakın müze bulunmaktadır. Bu müzelerden dünyanın ilk açık hava müzesi...
Tarihte Kerkük ve Kürtler
  Kerkük tarihine kısaca bir bakalım; Arkeolojik kazılar sonucunda Kerkük’te 28 bin yıl önce Neandertallerin yaşadığı kanıtlanmıştır. Şehir bir çok...
Yol Ayrımı; Askeri Uçak ve Milletin Özgür İradesi
  Irak, denilen devlet 1926 yılında Gertrude Bell’in Kral Faysal ile misterik aşkının imkansız çocuğu olarak dünyaya geldi. Irak bir...
Lozan, Ankara ve Sevr Antlaşması
    Türkiye Lozan ve Ankara kartını Uluslararası topluma ve Kürtlere gösterirken, Sevr antlaşmasından neden söz etmez? İşte, Lozan, Ankara...
ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

YORUM YAZ