Bitlis Düşünce ve Akademik Çalışma Grubu
$ DOLAR → Alış: 3,86 / Satış: 3,87
€ EURO → Alış: 4,55 / Satış: 4,57

Çözüm Süreci Söyleşileri Serisi 10

Çözüm Süreci Söyleşileri Serisi 10
  • 19.11.2015

Çözüm Süreci Söyleşileri Serisi 10

WELAT ZEYDANLIOĞLU ile söyleşi

Proje Koordinatörü: Prof. Dr. İlhan Kaya

Söyleşiyi Yapan: Ömer Uğurlu

Ukam.org

 

Türkiye’nin en kadim sorunlarından biri şüphesiz Kürt Sorunu. Devlet, yıllarca sorunu bir asayiş meselesine indirgeyerek, güvenlikçi bir yaklaşımla çözmeye çalıştı.

 

 

Başta asker olmak üzere güvenlik bürokrasisinin şekillendirdiği bu yaklaşım, en sonunda iflas etti. Kürtlerin hak taleplerini görmezlikten gelen bu yaklaşım, maalesef sorunu çözemedi. Hatta büyüttü. Binlerce insan öldü, yüzbinlerce insan yerinden edildi ve büyük ekonomik kayıplar yaşandı.

Ancak birçok şey, 2012 yılının sonunda başlatılan Çözüm Süreci ile değişti. Devlet, ilk kez sorunu bir salt asayiş sorunu olarak görmekten vazgeçip, siyasi bir çözüm arayışına girdi. AKP hükümetinin siyasi riskler alarak başlattığı Çözüm Süreci, beklenenin aksine, büyük bir toplumsal tepkiye neden olmadı. Tam aksine, barışçıl çözüm çabaları, toplumun geniş kesimleri tarafından memnuniyetle karşılandı. Öcalan ile yapılan görüşmelerle şekillenen süreç, aktörlerin çeşitlenmesi ile daha derinlikli bir boyut kazandı. Teşekkül ettirilen Akil İnsan Heyetleri, bir nevi toplum ile devlet arasında arabuluculuk görevi gördü. Heyetlerin hazırladıkları raporlar, devletin ilgili kurumlarına iletilerek yapılacak olan düzenlemeler ve takip edilecek politikalar için önemli bir veri oluşturuldu. Hükümet ise yavaş hareket ediyor eleştirilerine rağmen farklı dönemlerde demokratikleşme paketleri hazırlayarak, bu konudaki kararlılığını ortaya koydu. BDP/HDP heyetlerinin Öcalan’ı ziyaret etmelerine ve ondan, süreç hakkında perspektif almalarına müsaade etti.

 

PKK, sürecin büyük bölümünde herhangi bir şiddet eylemine başvurmadı. Askerle sıcak çatışmalara girmedi. Elindeki kamu görevlilerini serbest bıraktı. Kandil’de bir basın toplantısı yaparak, güçlerini Türkiye dışına çıkaracağını ilan etti. Daha sonra bu güçlerin bir kısmını Türkiye dışına çıkardı. Kürt siyasi hareketi, Gezi Olayları ve 17 Aralık süreçlerinde hükümeti zora sokacak girişimlerden uzak durdu. Dolayısıyla küçük bazı aksaklıklara rağmen süreç, büyük ölçüde istikrarlı bir şekilde yürüdü.

 

Gezi Olayları ve 17 Aralık süreçleri ile sarsılan hükümet, çok eleştirilecek bazı düzenlemelere imza attı. Hükümetin söylemindeki değişim, temelde bir demokratikleşme ve haklar sorunu olan Kürt sorununun çözümü konusunda da kuşkulara neden oldu. Arap Baharı ile istikrarsızlaşan Suriye, Türkiye’de Çözüm Süreci’nin dinamiklerini ve denklemlerini de etkiledi. Türkiye’nin Esad yönetimine muhalif olan kesimlere verdiği destek ve PYD’nin izlediği bağımsız siyaset, iki tarafı yer yer karşı karşıya getirdi. Bunun zirve noktası ise IŞİD’in Kobani’ye girmeye çalıştığı sırada yaşandı. Kürt siyasi hareketi Türkiye’nin IŞİD’i desteklediğini iddia ederek, Kobani’deki olası bir katliama kapı açtığını iddia etti. Kobani, Kürtler için duygusal anlamı olan simgesel bir mekana dönüştü. Başta Güneydoğu ve Doğu Anadolu bölgelerindeki kentler olmak üzere, Türkiye’nin birçok kentinde 6-8 Ekim 2014 tarihlerinde şiddetli protestolar yaşandı. Kırk civarında insan yaşamını yitirdi. Birçok kişi yaralandı ve binlerce işyeri tahrip edildi. Polis ve askere yönelik suikastlar, gerilimi daha da artırdı. Türkiye bir anda barış havasından, yeniden çatışma havasına girdi.

 

Kobani olayları, aslında Çözüm Süreci’nin ne kadar kırılgan bir zeminde yürüdüğünü gösterdi. Hükümet ve PKK yetkilileri karşılıklı olarak birbirlerini suçlayarak, karşı tarafı süreci baltalamakla itham ettiler. PKK, hükümeti ağır adımlar attığı ve süreci seçimler için bir oyalama aracı olarak kullandığı gerekçesiyle eleştirdi. Hükümet yetkilileri ise PKK ve HDP’yi şiddeti teşvik etmek ve süreci provoke etmekle suçladı.

 

Kobani eylemleri iki önemli şeyi gösterdi. Birincisi, PKK ve HDP’nin Kürt toplumunu mobilize etme kabiliyetinin saklı bir rezerv olarak hâlâ durduğunu ortaya koydu.  Bu kabiliyetin, isterse Türkiye’yi eski günlerine döndürebilecek ve kaosa sürükleyebilecek bir güçte olduğunu gösterdi. İkinci olarak ise kamu düzeninin sağlanması ile çözüm sürecinin selameti arasındaki hassas denge fark edildi. Başka bir ifade ile PKK ne yapabileceğinin ipuçlarını verirken, hükümet ise buna nasıl bir reaksiyon gösterebileceğine dair doneler sundu. Hükümet, kapsamlı bir güvenlik paketi hazırlayarak meclise sundu. Polise ve valilere geniş yetkiler veren bu düzenlemelere gerekçe ise kamu düzeninin sağlanması olarak gösterildi. Hükümet, kamu otoritesinin sağlanması için bu paketin gerekli olduğunu ifade ederken, paketi eleştirenler ise bunu güvenlikçi politikalara geri dönüş olarak değerlendirdi. PKK ise bölgeden çekilmeyeceğini, daha güçlü bir askeri güce ve sosyal desteğe sahip olduğunu ifade etti. Bütün bu hamleler, söylemler ve gerilimler, çözüm sürecinin nereye gittiği konusunda sorgulamalara neden oldu.

 

Kobani eylemleri aslında devletin refleksleri ve Kürt sokağının hassasiyetleri açısından bir turnusol görevi gördü. Türkiye’nin, Kobani’de yaşanabilecek bir katliama duyarsız kaldığı düşüncesi, Kürt sokağında hayal kırıklığına neden oldu. Bu da, Kürt sorununun sosyolojisi kadar psikolojisinin de dikkate alınması gerektiği gerçeğini ortaya koydu. Türkiye’nin Kobani’de yaşanabilecek bir katliama duyarsız kaldığı algısı ve kentin düşmesini arzuluyormuş izlenimi vermesi, Kürtler tarafından infialle karşılandı. Türkiye’nin tutumu, devlete karşı duyulan güvensizlik duygularının tekrar canlanmasına neden oldu. Türkiye’nin, vatandaşlarının etnik akrabalıkları arasına bir hiyerarşi koyuyor düşüncesi, Kürtlerdeki öteki algısını güçlendirdi. Bu da, Kürtlerin kendi kaderlerini tayin etme konusunda, farklı bir arayışa girebilecekleri düşüncesinin dillendirilmesine neden oldu.

 

İşte bütün bu olup-bitenleri anlamak ve Çözüm Süreci’nin geleceği konusunda fikir sahibi olmak üzere, Çözüm Süreci Söyleşileri Serisi’ni başlatmak istedik. Konuya kafa yoran ve Türkiye kamuoyunun nabzını yakından takip eden farklı kesimlerden entelektüellerle konuştuk. Onların gözünden Çözüm Süreci’nde olan biteni, hükümet ve Kürt siyasi hareketinin tutumlarını, sürecin zaaflarını, dinamiklerini ve toplumsal desteğini konuştuk. Türkiye’nin uzun süredir aradığı barışa katkı sağlayan bir çalışma olması dileğiyle ilginize sunuyoruz.

 

NEDEN WELAT ZEYDANLIOĞLU?

Eski bir Kürt politikacı olan Veysi Zeydanlıoğlu’nun oğlu olan Welat Zeydanlıoğlu, 12 Ey- lül askeri darbesi gerçekleştiği sırada henüz 3-4 yaşlarındaydı. Darbeden sonra babası yurtdışına çıkmak zorunda kaldı, İsveç’e yerleşti. Ailenin diğer fertleri ve Welat ancak 1988’de İsveç’e yerleşebildi. İlk ve ortaöğrenimini İsveç’te tamamlayan Welat Zeydanlıoğlu; lisans, yüksek lisans ve doktorasını İngiltere’de yaptı. Akademik çalışmalarının büyük bir bölümünü Kürt sorununa adayan Zeydanlıoğlu, Kemalizm ve Kürt sorunu, Kürtlerin medyada temsili, Türkiye’nin dil politikaları, Devlet şiddeti ve söylemi konularında yayımlanmış ulusal ve uluslararası çalışmaları bulunmaktadır. Doktora çalışmasından alınan Beyaz Türk’ün Yükü: Or- yantalizm, Kemalizm ve Türkiye’de Kürt Sorunu adlı çalışması değişik çevrelerde yankı uyan- dırdı. Türkiye’de Kürt Sorunu: Şiddet, Temsil ve Uzlaşmaya Yeni Perspektifler (Cengiz Güneş’le, 2014) ve Haklar, Vatandaşlık ve İşkence: Kötülük, Hukuk ve Devlet (John T. Parry’le, 2009) adlı derleme kitapları bulunmaktadır. Welat Zeydanlıoğlu, 2009’da kurduğu Kürtler ve Kürdistan üzerine akademik çalışmalar yürüten dünyadaki 1000’den fazla araştırmacı ve akademisyenin buluştuğu ortak bir sanal platform olan Kürt Araştırmaları Ağı’nın (Kurdish Studies Network) yöneticisidir. Aynı zamanda hakemli ve uluslararası Kürt Çalışmaları Dergisi’nin (Kurdish Stu- dies journal) genel yayın yönetmenliğini yapmaktadır. Welat Zeydanlıoğlu’na Kürt diasporasının Çözüm Süreci’ne bakışını sorduk. Zeydanlıoğlu, Çözüm Süreci’ni Kürt sorununun çözümü adına önemli bir fırsat olarak görmekte; ancak bugün gelinen noktada, sürecin, Kürtlerin temel talep- Kürtlerin temel taleplerini öncelemediğini, devletin ‘çözümden’ anladığı şeyin PKK’nin silah bırakmasından başka bir şey olmadığını vurgulamaktadır. Türkiye’de yaşanan sürecin, dünyada yaşanan süreçlere ben- zemediğini dile getiren Zeydanlıoğlu, hükümetin samimi olmadığını ve milliyetçi reflekslerini devam ettirdiğini belirtmektedir. Çözüm Sürecine farklı bir perspektif sunan bu söyleşiyi beğeni ile okuyacağınızı umuyor ve ilginize sunuyoruz

Çözüm Süreci’nde gelinen noktayı nasıl değerlendiriyorsunuz?

Çözüm Süreci’nde gelinen noktaya geçmeden önce, sürecin ne olduğu üzerine bir iki şey söylemek lazım. Her şeyden önce süreçle ilgili bazı tespitlerde bulunmak gerekir. Şu anda Türk ordusu ve PKK arasında ‘çatışmasızlık’ durumundan bahsedebiliriz; çünkü sokak çatışmaları ve polis şiddeti hâlâ bütün sistematiğiyle devrede. Bunun sonucunda son ay içinde birçok çocuk öldürüldü. Var olan çatışmasızlık tabi ki olumlu bir şeydir ve kendi başına yeni ve önemli bir deneyimdir. Geçmişte tek taraflı ateşkesler olsa da ilk defa böyle bir müzakere süreciyle birlikte çatışmasızlık yaşanmaktadır. Tabi bu, altına imza atılmış bir anlaş- ma değildir; sadece bir durumdur. Resmi olmayan bir anlaşmadır. Çatışmaların tekrar başlama ihtimali var.

Bununla birlikte Abdullah Öcalan’ın ve PKK’nın muhatap alınması da önemlidir. Onlar, bu meselede başlayacak olan herhangi bir sürecin olmazsa olmazıdır. Çünkü Kürt sorunu politik bir sorundur ve oturup muhataplarıyla konuşulup çözülmesi ge- rekmektedir. Hükümet, bu konuda adım atarak bir ilki gerçekleş- miştir ve görüşmelerden de büyük bir tepki almamıştır. Bunlar önemli deneyimlerdir. Bunun dışında değişik grupların, delegelerin, özellikle gözlemcilerin vs şeffaf bir şekilde devreye sokulması  gereklidir.

Çözüm Süreci’nde gelinen noktadan öte, sürecin içeriği üze- rinde durmamız gerekmektedir. Çünkü Çözüm Süreci’nin içeriğinin dolu olmaması büyük bir sorundur, güvensizliği pekiştirmektedir. Zaten içerikte sorunlar olduğu içindir ki; süreç, gelinen noktada tıkanmıştır. Baştan söylememiz gerekiyorsa Türk Devleti, Kürt sorununu hiçbir zaman çözmek istememiştir. Türk Devleti, Kürt sorununu asimilasyonla, inkârla, baskıyla ve şiddetle çözmek istemiştir. Tarihe baktığımızda Türk Devleti Kürtleri etnik, dilsel ve kültürel olarak yok etmek istemiştir. Hatta yer yer fiziken de büyük katliamlar yapmıştır. Dersim’i ve Roboski’yi de bu politika içinde görmek gerekmektedir. Tarihsel olarak devletin Kürtlerle olan ilişkisine baktığımızda, Çözüm Süreci dışındaki tüm politikalarında devlet, Kürtleri sindirmiş ve susturmuştur, en basit talepleri bile büyük zulümlerle cevaplamıştır.

 

Neden şimdi çözmek istiyor? Ne değişti?

Devlet, Kürt sorununu çözmek zorunda kalmıştır. Bence imkânı olsaydı; yani yerel ve ulusla- rarası şartlar mümkün kılsaydı, bugün de aynı inkâr politikalarını devam ettirirdi. Küresel ve böl- gesel dengelerin değişmesiyle, Kürt sorunu gittikçe uluslararası bir hal aldı. Bunun da ötesinde Kürtlerin büyük bedeller ödeyerek sürdürdükleri mücadeleleri sayesinde Türk Devleti’nin şiddet ve inkâr politikaları iflas etti. Türk Devleti, adım atmak zorunda kal- dı. Çünkü bugün mesela ‘Kürtler yoktur’ politikası komikleşmiştir. Durum çok farklı bir noktaya gelmiştir. Devlet, eski politikalarını tekrar tekrar üretmekle Kürt sorununu algılamada, adım atmada ve çözümler üretmede en az 40 sene geride kalmıştır. Bu yüzden- dir ki son zamanlarda politikacılar ve generaller yaşlanıp anılarını yazdıklarında Kürt sorununda ‘şöyle yanlışlar yaptık’ gibi itiraf nite- liğinde yazılar yazmaktadırlar. Onun için Irak Kürdistanı bağımsızlı- ğa giderken Türkiye hala uçaklarda Kürtçe anons olsun mu olmasın mı tartışılmaktadır.

Sadece Kürt sorunu değil, daha birçok konuda görüyoruz ki dev- lette ve bugünkü hükümette vizyon yoktur. Demokratik ve barışçıl bir anlayış yoktur. Bundan dolayı kısa bir süre sonra bütün politikalar çökmektedir. Libya, Mısır, Ermenistan veya Suriye politikalarını, demokratikleşme, AB’ye üyelik süreci, komşularla ‘sıfır sorun’ politikasını düşünün. Orta Doğuda Neo-Osmanlı Türk ve Sünni üstünlüğüne dayalı politikaları düşünün. Aslında hiç de derinliği olmayan politikalar olduğunu görürsünüz.

Onun için Kürt sorununda makro ölçekten baktığımızda inkâr ve imha politikasından mec- buri ‘tahribat kontrolü’ (damage control) aşamasına geçişten bahsedebiliriz. Yani artık Kürtleri inkâr edemiyorum, onları farklı bir etnisite olarak tanımak zorundayım, ama en az ne kadar tanırım, talepleri nasıl sulandırıp zamana yayarım, statükoyu sars- madan ulusal kimliği ve milli birlik ve bütünlüğü nasıl korurum gibi bir transformasyondan bahsedebiliriz. Tabi eski politikalar ve söy- lemlerde çelişkiler içinde yer yer devam edebiliyor. Hem Öcalan ile müzakereler devam ediyor. Herkes sözde Çözüm Süreci’nde karar- lı, Irak Kürtleri ile iyi ilişkiler vs. ama ne hikmetse Cumhurbaşkanı ‘Kuzey Suriye’de’ bir ‘Kuzey Irak’ istemiyor ve kabul edemiyormuş. Bir zamanlar Türkiye’nin Irak Kürdistanı’nı tanımadığı gibi çünkü devletin korkusu Kürtlerin bir güç olması, Kürdistan(lar)ın kurulma- sı, Kürt milliyetçiliğinin gelişmesidir. Türkiye Kürtler ve Kürdistan gerçeğiyle ve de başka gerçeklerle yüzleşmediği sürece krizlerden ve iki ya da dört ay sonra çöken ve anlamsızlaşan politikalardan kurtulamayacaktır.

Bence bugünkü sürece biraz da buradan bakmak gerekiyor. Devletin bu konudaki ana refleksi, Kürt milliyetçiliğinin gelişmesini engellemek ve ortadan kaldırmak üzere kemikleşmiştir. Kürt ve Kürdistan gerçeğini inkâr ve engellemek üzerine kurulmuştur. Onun için devletin süreci başlatması tahribat kontrolü olarak da okunabilir. Başka bir şekilde ifade edecek olursak; devlet, onca politikaya rağmen Kürt sorununu kontrol edememiştir. Eski söylemini devam ettirebileceği aşamadan da çoktan çıkmış olduğu için bazı adımları atmak zorunda kalmıştır.

İsveç’te yaşıyorsunuz. Avrupa Kürt diasporasını yakından takip ediyor- sunuz. Onların bu sürece bakışından bahseder misiniz?

Avrupa’daki Kürt diasporası homojen bir grup değildir. Türkiye’deki ve Kürdistan’daki siyasi ve kimliksel farklılıklar diasporada da var. Hem oradaki siyasi gelişmeler burayı doğrudan etkili- yor hem de Avrupa’daki ülkelerin kendi dinamikleri ve siyaseti diasporayı farklı şekilde etkiliyor. Çözüm Süreci ve bölgedeki siyasi gelişmeler tabi ki diasporada da çok yakından takip ediliyor. Özellikle Kobanê’deki olaylar hem Avrupa medyasında hem de uluslararası medyada çok yoğun işlendi. Kürt sorunu şimdiye kadar hiç bu kadar ayrıntılı işlenmemişti. Bu durum, Kürt diaspora- sını daha da heyecanlandırdı ve motive etti. Normalde insanlar ANF’den veya başka ajanslardan takip ettiği haberi BBC’den veya yerel gazetelerden günlük takip etti.

Süreçle birlikte herkes umutlandı ve Kürt diasporasının hemen hemen her kesimi gelişme- lere önem verdi. En karamsarı bile ’dur bir bakalım’ modundaydı. Bu umudun yerini yeni bir karamsarlık, hayal kırıklığı ve öfke almaya başladı diyebiliriz. AKP’ye yakın Kürtler hükümete hâlâ güveniyor olabilirler; ama onun dışında yukarıda anlattığım nedenlerden dolayı sürece cid- diyetle bakan insan kalmadı diyebiliriz. Özellikle Kobanê olayları büyük bir öfke yarattı. Mesela İsveç’te farklı şehirlerde hemen hemen her gün veya hafta sonu bir eylem ya da yürüyüş vardı.

| Abdullah Öcalan’ın 3 mektubundan birinin de muhatabı Avrupa’daki Kürtlerdi. O mektuba Avrupa’daki Kürtler nasıl karşılık verdiler?

Avrupa’daki Kürt diasporası, Kürt sorununda önemli bir faktör. PKK, Avrupa’daki en büyük ve en organize Kürt örgütüdür. Bu anlamda diasporanın muhatap alınması normal ve anlam- lı. PKK’ye diasporadan ciddi bir destek var. Hükümet de kendi kitlesiyle diasporada çalışma- lar yaptı ve değişik Kürt gruplarıyla kontağa girdi. Önceden bahsettiğim gibi hükümetin süreci süründürmesi ve samimiyetsizliği, var olan güvensizliği kronik bir duruma getirdi. Kobanê ile birlikte ipler iyice koptu. Aynı zamanda özellikle PKK kitlesi süreçle ilgili büyük soru işaretlerine ve güvensizliğe rağmen Öcalan’a ve Kandil’e güveniyorlar.

| Peki, Avrupa’dan bakınca Çözüm Süreci’nin eksik kısımları nelermiş gibi duruyor? Sürecin başarıya ulaşması için neler yapılabilir?

Bir kere devlet bu masaya oturmak zorunda kaldı. Bu bile başlı başına problemlidir. Bu tip süreçler çok zordur ve zaman alır. Güven oluşturmak gerekir. O yüzden bazı şeyleri zamana bı- rakmak gerekir ve bu süreçlerin sonunda herkes istediğini alamayabilir. Ancak kendi kafamdaki modellere baktığımda, Türkiye’de yaşanan süreç hiçbirine uymuyor. Kuzey İrlanda’da, Güney Afrika’da, İspanya’da veya başka deneyimlerde gördüğümüz, görebildiğimiz şeyleri burada göremiyoruz.

Neden uymuyor?

Bir kere çok ciddi bir güven sorunu var. Her ne kadar Öcalan ile devlet arasında içeriği belli ol- mayan bir ‘anlaşma’ olduğu söylense de Kürtler devlete hiçbir şekilde güvenmemektedir. Bütün gelişmeler de bu güvensizliğin haklı olduğunu göstermektedir. Özellikle Öcalan faktörü ve Kürt siyasi hareketinin tavizleri Çözüm Süreci’ni buraya kadar getirmiştir. Anlaşıldığı kadarıyla bu- radan öteye gitmemektedir. Hükümetten herhangi bir somut adım görülmemiştir. Bazı küçük adımlar ve kozmetik politikalar artık kimseyi tatmin etmemektedir. Ortada hiçbir garanti yoktur.

Devlet, Çözüm Süreci’ne üçüncü gözü istememektedir. Bu ne anlama geliyor? PKK, riskler alarak temin ettiği adımları atmıştır. Ateşkes ilan etmiştir, barış grupları göndermiştir, gerilla- larını çekmiştir. Beğenirsin beğenmezsin PKK, kendi çözüm projesini ortaya koymuştur. Bence savaşta da barışta da ciddi olduğunu göstermiştir. Ancak hükümetin süreci süründürmesinden dolayı, süreç krizden bir türlü kurtulamamıştır. Hükümet daha çok seçimlere odaklanmış ve her fırsatta Kürtleri ezmeyi ve zayıflatmayı görev bilmiştir. PKK’nin masada elini zayıflatmaya ça- lışmıştır. Belli bir yere kadar hükümetin politik manevralar yapmasını, kendi ‘çözüm formülünü’ diretmesini, ‘kazançlarını’ artırmayı denemesini anlayabiliriz. Ancak hal böyle olunca, devletin Kürt sorunundaki ‘aklı’, Kürt sorununda adil ve demokratik bir çözümün kısa vadede gerçekleş- meyeceğini göstermektedir.

Kobanê’de yaşananlar, hükümetin Kürtlerin hak ve hukuku ile ilgili tavrını çok berrak bir şekilde ortaya koymuştur. Binlerce örnek verebiliriz: Örneğin, 2009’da gelen Barış Grubu üyesi Lütfü Taşın cezaevinde vefat etmesini nasıl açıklıyoruz? Devletin Kürt- çe politikalarına baktığımızda, hâlâ ciddi adımlar atılmamasını nasıl açıklıyoruz? Kürtçenin Zazaca lehçesi bugün yok olmakla yüz yüzedir. Hükümetin bu konuda politikası nedir? Lazcanın ve başka birçok dilin durumu da böyledir. ‘Yeni Türkiye’de Kürtçenin ve diğer dillerin statüsü ne olacaktır? Devletin ‘çözümden’ anla- dığı, PKK’nin silah bırakmasından başka bir şey değildir.

KCK, Paris cinayetleri, Roboski, Pozantı, Kobanê, IŞID, faili meçhul cinayetler, anti-terör ya- sası, seçim barajı, yeni anayasa, koruculuk, kalekol, boşaltılmış köyler… Bunların dışında yol- suzluk, Hrant Dink, Gezi, Alevi veya Ermeni sorunu gibi konularda hükümet politikalarına ve tutumlarına baktığımızda ne görüyoruz? Bu hükümetle, bu anlayışla barış mümkün mü? Hepsi bir yana Ortadoğu’da bu kadar sekteye uğramış, büyüklük ve küçüklük kompleksleri arasında gel-gitleri olan ve bu kadar tahribat ve acı üreten politikalara sahip olan bir hükümetin sağ- lıklı bir çözüm getireceğine inanıyor muyuz gerçekten? Bunun dışında zamanında Esat rejimi veya Gülen cemaati gibi çok sıkı ittifak yaptığı kesimlerle bu kadar hınçlı bir savaşa girmesi bize çözüm süreci hakkında ne gibi ipuçları veriyor? Bu hükümet, Kürt sorununda adil ve barışçıl bir çözüm getirebilir diyebiliyor muyuz? Diyemiyorsak çözülecek sorun nedir? Görüşmelerin kendisi bile ültimatomlar, tehditler ve krizlerle dolu. Süreç, sanki hep Kürt tarafının tavizleriyle yürümektedir.

| Kürt sorunu bir demokrasi ve hukuk sorunu ise, hükümetin son zamanlardaki anti-demokratik uygulamaları Kürt sorunun çözümünü zorlaştırmaz mı?

Kürt sorununu sadece demokrasi ve hukuk sorununa indirgeyemeyiz. Bu konuda bence kimsenin kaybedilecek bir dakikası bile kalmamıştır. Kürt sorunu bir Kürdistan sorunudur, Tür- kiye ve Ortadoğu’daki Kürtlerin statü sorunudur. Kendi kendilerini yönetme, idare etme ve kimliklerini, dillerini yaşa(t)ma sorunudur. İstanbul’daki, Ankara’daki Kürtlerin talepleri Türkiye’nin genel demokrasi, hak ve hukuk sorunları etrafında alınabilir. Ancak Kürdistan’ın statüsü nedir ve ne olmalıdır? Bu konu kesinlikle masaya yatırılmalıdır.

AKP içerisinde Çözüm Süreci konusunda homojen bir düşüncenin olduğuna inanıyor musunuz?

Eskiden daha farklı görüşler var olmuş olabilir; ama bunlar gittikçe tasfiye edildi veya sessiz kılındı diyebiliriz. Bu konuda farklı düşünenler tasfiye edildi. Mesela Dengir Mir Fıratlar, Altan Tanlar barınamadı bu kesim içinde eskiden. Erdoğan endeksli çok daha homojen bir düşünce hâkimdir diyebiliriz şu anda. Buna bir de Gülen Cemaatiyle yaşanan kopuşu düşünürsek, tek sesli bir kanaldan bahsedebiliriz.

| AKP, iktidardan gittiğinde Çözüm Süreci biter mi?

Yerine kimin geleceğine bağlı. CHP’nin veya MHP’nin bu konuda bir kredibilitesinin olduğuna inanmıyorum. Zaten Kürt sorununda, milyonlarca Kürt seçmen içinde, AKP’nin hâlâ bu partilere göre daha iyi bir alternatif olması da bir sorun. HDP’nin oylarındaki ciddi bir artış dengeyi de- ğiştirebilir. Kürt sorununda uzatmaları oynuyoruz diye düşünüyorum. Bu hükümet veya başka bir iktidar tarafından ciddi adımlar atılmazsa, Ortadoğu’daki gelişmelerle birlikte Kürtlerin artık başka alternatiflere yöneleceğini; hatta yöneldiğini düşünüyorum.

Kürt siyasetinin HDP ile başlattığı Türkiyelileşme projesini başarılı buluyor musunuz?

Bu, Türkiyelileşmeden tam olarak ne anladığımıza bağlı bir durumdur. Türklere rağmen bir Türkiyelileşmek mümkün mü? Türkler, Kürtlerle eşit bir şekilde yaşamak istiyor mu? Türk Devleti sadece Türklerin devleti olmaya devam edecek mi? Bunlar önemli sorunlar; çünkü bunlar ve bölgedeki gelişmeler, Kürtlerin Türkiyelileşip Türkiyelileşemeye- ceğini belirleyecek sorulardır. HDP, Türkiyelileşmekten ne anlıyor? Türkiye’nin demokratikleşmesi, yerel yönetimlerinin kuvvetlendi- rilmesi; yani mesela asgari bir Avrupa ülkesi standartlarına gele- rek, demokratik bir diyalog içinde Kürt sorununun ‘otomatik’ ola- rak çözülmesi mi? Bunun Türkler bazında bir karşılığı var mı? Eğer varsa bu iyi bir şeydir. Yoksa proje gitmez. Ciddi bir oy potansiyeli bulursa HDP belki bir etki yaratabilir. Ama Selahattin Demirtaş faktörüne rağmen yüzde onu geçmeyebilir. Geçmezse bu iş legal yollarla çözülmez algısı gelişebilir.

Birde Türkiye’nin demokratikleşmesi zaten legal Kürt siyasetinin her zaman gündeminde olan bir şeydir. Bunlar tabi önemli politikalardır. Kürtlerin haklı taleplerinin minimuma indirgen- mediği ve bireysel haklar, ifade özgürlüğü, çokkültürlülük, etnik mozaik söylemi içinde sulandırılmadığı müddetçe Kürt sorununda bir modeldir. Kürt sorunu eğer Türklerin ve Kürtlerin çoğunluğu bunu isterse Türkiye sınırları içinde çözülebilir.

HÜDA-PAR’ın Kürt siyaseti açısından önemi nedir? HDP ile HÜDA-PAR

arasındaki gerginliğin temelinde neler var? Sadece siyasi rekabet mi?

Ben, HÜDA-PAR’ı Türk İslamcılığı yörüngesinde ve karanlık geçmişi olan bir örgüt olarak görüyorum. Kürtçe konuşur ama Türk İslamcısı gibi düşünür ve hareket eder. İslamcılık adı altında yürütülen Türk, Arap ve Fars milliyetçiliğini görmez ama Kürt (seküler) milliyetçiliğine azılı karşıdır. Ancak belli bir tabana sahip önemli bir partidir. Kürdistan’ın her parçasında HÜDA-PAR çizgisinde olan dindar bir Kürt kesimi her zaman olmuştur. Kürt hareketiyle arasındaki gerginliği sadece siyasi rekabetle açıklayamıyoruz. Gerginlik tabi ki bölgedeki gelişmelerle birlikte okun- malıdır. Onun dışında hükümetin Kürt siyasi hareketini sindirme ve zayıflatma hamlelerinden biri olarak da okunabilir. HÜDA-PAR her zaman PKK’ye karşı kullanılabilecek bir araçtır. Daha önce Hizbullah’ın kullanıldığı gibi, böl-parçala-zayıflat ve yönet politikalarının bir versiyonudur.

| HDP, Kandil ve Abdullah Öcalan’dan ne kadar bağımsız hareket edebiliyor?

Bağımsız hareket etmesini gerektirecek bir durum yok. HDP’den Kürtleri çıkarırsan geriye çok bir şey kalmayacaktır. Yani HDP’nin Öcalan’dan bağımsız hareket etmek gibi bir alternatifi de yoktur. HDP ve ondan önceki partiler doğal olarak PKK’yle direkt ve organik bir bağları vardır. Bu normaldir, doğaldır, Kürtlerin mücadelelerinin kazanımıdır ve buralara getirmiştir. Öcalan; PKK’nin, KCK’nin ve bunlardan türeyen diğer örgütlerin ve kurumların teorik ve ideolojik lideridir.

Onun önerdiği vizyon etrafında hareket edilip örgütlenir. Öcalan’ın bu konumu tartışılmazdır. Ama bu teorik ve ideolojik çerçeve içinde ciddi tartışmalar da yürütülür, görüşler bildirilir. Yani belli bir çerçeve içinde hareket edilir. O çerçevenin içini doldurmada belli bir öz- gürlük vardır ve herkesten katkı beklenir; ama o çerçevenin dışına da çıkılmaz.

HDP de bu çerçevenin dışına çıkamaz. Kimse de çıkmak iste- mez. Bu çerçevenin dışına çıkmada veya çerçeveyi sorgulamada ısrar edersen dışlanabilirsin. Aynı zamanda bütün her şey de Öcalan’dan ibaret değildir. Diasporası’yla, Mahmur’uyla, Kandil’iyle, Cizre’siyle, Alevi’siyle, Sünni’siy- le, Ezidi’siyle farklı farklı coğrafyalarda ve farklı kesimlerin, Kürdistan’ın her parçasından Kürtle- rin koalisyonuyla farklı dinamikleri barındırarak örgütlenmiştir. Ancak ideolojik çerçeve Öcalan tarafından belirlenir ve Öcalan’ın liderliği ve bu liderlik kültü tartışılmazdır.

Kobanê’den öncesine ve sonrasına baktığınızda, karşınıza nasıl bir resim çıkıyor?

Kobanê ve Roboski gibi olaylar göstermiştir ki Türk Devleti, kendi mantığına uymayan Kürtleri ve oluşumları bir tehdit olarak görmektedir. Bu mantık değişmediği için herhangi bir ‘Çözüm Süreci’nden’ bahsedemiyoruz. Türkiye’nin Kobanê politikası elinde patlamıştır, uluslararası arenada izole olmuştur ve yardım etmesi için büyük bir baskı oluşmuştur. Türkiye, Peşmergelerin geçmesine izin vermek zorunda kalmıştır. Bütün politikalarına rağmen Kürtler güçlenerek geri- ye gelmişlerdir. Kobanê düşmedi ve PKK, hiç bugüne kadar sahip olmadığı bir ilgiye ve popüla- riteye sahip oldu, hem Kürtler bazında hem de uluslararası arenada Türkiye, IŞID ve Nusra gibi örgütlerle ittifak yaparken ki bu çok bariz bir şekilde görüldü, Kürtler Kobanê’de destan yazıp uluslararası bir meşruiyet kazandı. Daha da önemlisi çok ciddi bir pan-Kürt dalga yükseldi.

| Kobanê Kürt toplumu için ne ifade ediyor?

Bir kere Kobanê Kürdistan’ın önemli bir parçasıdır. Suriye Kürtleri, Kürdistan mücadelesinde büyük bedeller ödemiş ve büyük zulüm görmüşlerdir. Bütün Kürt hareketlerine zor günlerinde kapılarını açmışlardır. Rojava, PKK’nin projelerini (demokratik özerklik, kantonlar, demokratik konfedera- lizm) test ettiği ve uygulamaya sürdüğü ve egemen olduğu bir alan- dır. Kobanê, Kürtler için ölüm kalım savaşı olmuştur. Kürt sorununu çok daha büyük bir şekilde dünya kamuoyuna taşımıştır. Türkiye, çok yıkıcı bir politika izlemiştir ve tarihe dünyanın gördüğü en vahşi örgütlerle ittifak yapmış bir ülke olarak geçmiştir. Batı’daki itiba- rı Gezi Olaylarıyla zaten sıfıra inen Türkiye, Kobanê ile birlikte iyice dibe vurmuştur. Kürtlerde zor günde kimin kimin yardımına koştu- ğunu görmüştür ve buda elbet unutulmayacaktır.

Sizin geleceğe dair görüşleriniz ne yönde? Kürt sorunu biter diyor musunuz? Eğer öyleyse bu ne kadar zaman alır?

Kürtler, ciddi bir uluslaşma sürecinden geçiyor. Kürtler şu veya bu şekilde kendi kendilerini yönetecektir ve haklarını alacaklardır. Bölgedeki dengeler ve sınırlar değişmektedir. Kürtleri bölen sınırlar gittikçe anlamsızlaşmaktadır, Kürtleri kontrol eden ülkeler çökmektedir ve Kürtler, Ortadoğu’da ciddi bir aktör olarak rol almaktadırlar. Son gelişmeler, Kürtleri Batılı güçlerle ciddi bir ittifak içine sokmuştur ve onlara saygınlık kazandırmıştır. Batının bir müttefiki olarak, IŞİD ile en ciddi şekilde savaşan, en başarılı hare- ket eden Kürtler olmuştur.

Onun için bu bölgedeki devletler demokratikleşirse ki bu bence imkânsız gibi, o zaman Kürt sorunun çözümü daha demokratik ve şiddetsiz bir biçimde olacaktır. Bölgedeki devletler eski politikalarda ısrar ederse kanlı geçecektir. Bugüne kadar olanı da zaten kanlı ola- nıdır. Suriye ve Irak’ta gördüğünüz gibi, mesela Esad’ın ve Maliki’nin önünde bin bir demokratik alternatif varken ülkelerini politikalarıyla kaosa sürüklemeyi seçtiler. Suriye’nin ve Irak’ın eski halleriyle devam etmeleri imkânsız gibi. Irak teoride zaten federal ve burada Kürtler yarı-bağımsızlar. Bundan azını da kabul etmezler. Suriye’de de Kürtler bir şekilde otonomilerini koruyup geliştirecekler. İran’daki durum da böyle devam etmeyecektir diye düşünüyorum. Irak ve Suriye gibi ‘suni’ bir ülke olmasa bile İran, zor ve baskı üzerine ku- rulmuş bir toplum ve bundan dolayı krizlerle boğuşmaya mahkûmdur. Oradaki Kürtlerin birde kısa da olsa bağımsızlık deneyimi ve mirası var. Ciddi bir krizde oradaki Kürtler ve diğer halklar kendi sistemlerini kuracaklardır. Bu sistemi kurarken Kürdistan’ın diğer parçalarından etkilene- ceklerdir. Diğer parçalardaki Kürtler yardımlarına koşacaktır ve hatta orada söz sahibi olmaya çalışacaktır.

 

Türkiye’deki Kürtleri nasıl bir gelecek bekliyor?

Türkiye’deki Kürtlerin kendi kendilerini yönetmesi; kendi parlamentoları, kendi kurumları ve kendi savunma güçleri, şu veya bu şekilde tartışılıp masaya yatırılması gereken konular- dır. Kürtçenin (ve o toprakların diğer dillerinin) geleceği garanti altına alınmalıdır. Silahsızlanma en son konuşulacak konudur. Tam tersine Ortadoğu’daki gelişmeler Kürtlere ve diğer dev- letsiz halklara dayanışmayı, silahlanmayı ve devletleşmeyi dayatmaktadır. Çünkü seni koruyacak kimse yoktur. Çözüm Sü- reci’nin nihai konuları bunlar olmalıdır. Bunlar olmadığı sürece Çözüm Süreci, içi boş bir süreçtir.

Eğer birkaç yıl içinde bir çözüm gerçekleşirse, Avrupa’dan Türkiye’ye dönüşler yaşanır mı?

İnsanlar zaten memleketlerine veya tatile sık sık gidip geliyorlar. Onun dışında Türkiye’ye çok ciddi bir temelli dönüş yaşanacağını sanmıyorum. Az bir kesim, yaşı ilerlemiş insanların dö- nüp yerleşme ihtimali daha yüksek olabilir. Eğer normalleşme yaşanırsa bu trafik artar tabi. Irak Kürdistanı’na epey bir dönüş oldu. Avrupa ile bağlarını koparmadan yatırım yapmak, katkı sunmak, projeler geliştirmek, siyasetle uğraşmak ve Avrupa-Kürdistan bağlarını geliştirmek ve bu son dönemde de savaşmak için insanlar dönüş yaptı.

Kaynak: UKAM.orgwz22

İsmet İnönü’nün Kürt Raporu
Erzincan Kürt merkezi olursa Kürdistan’ın kurulmasından korkarım. Van ve Erzincan’da acele olarak, Muş ovasında tedricen ve Elazığ ovasında kuvvetli Türk...
Ah Tamara…
Van’daki Akdamar Adası’na da ismini verdiği rivayet edilen Akdamar efsanesi, zamanında bu adada yaşayan baş keşişin güzelliği dillere destan kızı...
Xelil Xeyali’nin Kürt Dili Üzerine Görüşleri
“Yayın yöntemi”ne ilişkin görüşü ikinci yazıya bırakmıştım. Fakat bu yönteme ilişkin ayrıntılı bilgiler vermeden önce onun temelini oluşturan bazı işlerden...
Evliya Çelebi Seyahatnamesi’nde Kürt Şehri Bitlis
  Wilhelm Köhler/Kitap  17. yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu’nun egemenliği altında bulunan geniş coğrafyada sürüp giden yaşamla ilgili bugün elimizdeki en önemli...
Bitlis Beyliği’nin Statüsü,Rolü ve Önemi – Araştırma
Mela Mahmud Beyazidi; “Yabancı devletler, Kurdistan’ı işgal edebilmek için, herşeyden önce, Bitlis Beyliği’ni zapt etmeye yeltenmişlerdir.”        ...
1838’in Bitlis’i ve Southgate’in Kürd Şerif Bey ile tanışması
Bu çeviri, Amerikalı Misyoner rahip Horatio Southgate’in 1838 – 1839 yılları arasında Bitlis’ten geçerken tuttuğu notların İngilizce aslına sadık kalınarak...
Said Nursi’de Özgürlük Söylemi
  Gençken içine girdiği ilim dünyasında özgürlüğü bir hayat biçimi olarak benimsemiştir. İlk hayatı hocaları ile olan serüvende onun düşüncelerini...
Kırd,Kırmanc, Dımıli veya Zaza Kürtleri
Bazı illerde ise denebilir ki sadece birer ilçenin sınırları içinde Dımıli lehçesi konuşulur. Semsûr’un Alduş (Gerger), Ruha’nın Sêwreg (Siverek), Bedlis’in...
Kerkük Kan Ağlıyormuş
“Kerkük, Kürdistan´ın bir parçasıdır. Oradaki Türkmenler, Kürtlere sığınmış muhacir ve sığınmacılardır. Kerkük, Azerbeycan´da bir kent değil ki Türk´ü kan ağlasın....
Şekerci Hanı ve Said-i Kurdi’nin Dünyası
  Bediüzzaman Saidê Kurdî Henüz 30 yaşlarında Van’dan İstanbul’a gidip Fatih’te bulunan Şekirci Hanı’na yerleşiyor. Ve odasının kapısına bu yazıyı...
Pîyesa ‘Bîdlîs’ ya Wîllîam Saroyan
Ehmed Kurd nîne, ji hindikayî (kêmhejmaran) ye, ango ji tirkan. Lê ferqa wî ew e ku xwediye loqonteyek e. Ji...
Vasa’yı kurtarmak, Hasankeyf’i öldürmek
On milyonluk nüfusu ile bir İskandinav ülkesi olan İsveç’te 1700’e yakın müze bulunmaktadır. Bu müzelerden dünyanın ilk açık hava müzesi...
Tarihte Kerkük ve Kürtler
  Kerkük tarihine kısaca bir bakalım; Arkeolojik kazılar sonucunda Kerkük’te 28 bin yıl önce Neandertallerin yaşadığı kanıtlanmıştır. Şehir bir çok...
Yol Ayrımı; Askeri Uçak ve Milletin Özgür İradesi
  Irak, denilen devlet 1926 yılında Gertrude Bell’in Kral Faysal ile misterik aşkının imkansız çocuğu olarak dünyaya geldi. Irak bir...
Lozan, Ankara ve Sevr Antlaşması
    Türkiye Lozan ve Ankara kartını Uluslararası topluma ve Kürtlere gösterirken, Sevr antlaşmasından neden söz etmez? İşte, Lozan, Ankara...
ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

YORUM YAZ