Bitlis Düşünce ve Akademik Çalışma Grubu
$ DOLAR → Alış: 3,86 / Satış: 3,87
€ EURO → Alış: 4,55 / Satış: 4,57

Türkiye de Demokrasi Hikayesi

Türkiye de Demokrasi Hikayesi
  • 01.02.2016

 

Hikayeye 65 yıl öncesinden başlayayım. DP’nin 1950’de iktidara geldiğini çok net olarak hatırlıyorum. 13 yaşındaydım.Babam CHP’li, Büyük Amcam DP’li olduklarından çekişme aile içinde cereyan etmeye başladı, Ayrıca amcamdan yanaydım. Bu yüzden erken yaşta politiğe olmaya başladım.

 

 

 

  • Şakir Epözdemir

 

Amcam DP’nin Bucak Başkanıydı, okuma yazma bilmiyordu. Beni bedavadan kâtip tutmuştu. Bu arada o’nu çok seviyordum.

Başvekil Adnan Menderesin Zafer Gazetesindeki beyanatlarını okurken amcamın sık sık ağladığına şahit oluyordum. O ağlarken hep mazlumun zalime karşı zaferinin gözyaşları olarak algılıyordum. Mahmut Amcam duygusal ve tertemiz bir insandı.

O zaman bizim oralarda hem okuma yazma bilinmiyordu, hem de Türkçeyi çat pat bilenler parmakla sayılacak kadarlardı. Bayanların hiç birisi bilmezdi. Bilenler askeri kışlalarda öğrenmiş olanlardı. Köyümüz 1870’lerden beri Nahiye olmakla beraber bu köyde 1949’da İMC usulü ile okula kavuşmuştu. 13 yaşımda bu İMC’lî ilkokulun 2.Sınıfında okuyordum.
Genelde DP ye DEMİRKIRAT deniliyordu. Halkın Demokrasi babından tek bir istekleri vardı, “İsmet Paşa gidecek, Jandarma baskısı bitecek” şeklindeydi. Bu baskıya Kürtçe olarak “ zilm û heqareta cendirman” denilirdi.

DP Bucak Başkanı olan Amcam sürekli olarak geniş bir alanda, yani Midyat ve Bismil’ den Ahlat ve Bulanığa kadar uzanan bölgede, o zamanın kervancılık mesleği ( takas usulü degiş tokuş) ile meşgul olduğundan bu alandaki jandarma karakollarından veya devriye gezen ekiplerinin elinden çok çekmişti. Bu geniş alan Şırnak, Siirt, Batman Bitlis ve Muş illerini kapsıyordu. Başına gelen olayları anlatırken zaman zaman göz yaşlarına hâkim olamıyordu. Anlattığı birçok olay hala aklımdadır.
DP ye bu yüzden sempati besledim, hem de baskıya ve haksızlığa karşı direnmenin bir insanlık borcu olduğuna inanarak, mazlumlardan yana olmaya küçük yaşta karar verdim.

Nahiye Merkezi olan köyümüzün Kuzey ve Güney’ini işgal eden Tanzimat Fermanının Göçebe aşiretleri, jandarma korkusunu yener yenmez, kendileri aşiret olmayan çevrelere baskı yapmaya başladılar. Şunu ifade etmek istiyorum. Aşiret olmayan Kürtler ve o zamanın gayrimüslimleri Mîrler (Kürdistan Beylikleri) zamanından kalan silahsız halktır. Avamdır. Bu kategoride olanlara “Kurmanç” denilmektedir.
Ziraat ve sanatla uğraşanlardır. Beylere ve daha sonra Osmanlılara riayet edenlerdir. Onun için hala daha o göçebe aşiret mensupları bize “re’ya” demektedirler. Tanzimat ile beraber bu silahlı zorba aşiretleri Kürdistan beyliklerinden metruke kalan arazilere yerleştirilmişlerdi.

16 yaşımda iken tek başıma bu ceberutlara karşı çıktığım için bir aşiretten hançer yaram var, diğerinden kafamda açılan dehre (DAS) yarasının izi duruyordur.
Bu dönemde dağa çıkmayı düşündüm, İnce Memedi okumamıştım, Büyük Romancı Yaşar Kemal’i de bilmiyordum ama, kafamdaki senaryo İnceden daha inceydi. Sonunda düşüne düşüne Kürdistan’ın ve Kürtlerin haklarını savunan bir siyasetçi olmaya başladım. Çünkü Kürtlerin kaderini yabancılar tarafından sağlandıkça, durumun değişmeyeceğini anlamaya başlamıştım.

Etraftaki aşiretlerin veya bazı cahil köylülerin şehirlilere karşı baskılarını da kaydetmemde yarar vardır. Demek ki daha önce şehirliler köylülere karşı haşîn davranmışlardı. Şimdi de fırsat aşiretlerin eline geçmişti, milletvekilleri şehirden olsalar bile oy potansiyeli köylünün elindeydi, şehirlilerin çoğunluğu muhalefetten sayılmaktaydı.
Kürdistan’ı görüşüm 1958 sonbaharında Mela Mustafa’nin Rusya’dan dönüşü ile başlayarak 1959’ da Kürt Aydınlarına karşı başlatılan 49’lar operasyonu ile hızlandı. Bize “Kürtçü” diyorlardı ama devletsiz olan Kürtlerin kendi kendilerini yönetmelerini ve ulusal haklarına kavuşmalarını amaçlıyorduk. Kesinlikle ırkçı değildik.
1957 seçiminden sonra artık DP taraftarı değildim. DP O zaman İsmet Paşa’ya, hatta paşanın jandarmasına dahi baskı yapmaya başlamıştı. Zalim ile mazlum yer değiştirmişlerdi.

27 Mayıs 1960 ta Diyarbakır Merkez Postanesinde Telgraf memuruydum ve o İnkılâp gecesinde muhabere cihazları başında görevliydim, hem de; Ankara telgraf cihetine bakıyordum. Bu cihet akşam saat 19.00 civarında kesildi ve bir türlü Başkentle irtibatı sağlayamadık.

O günlerin şartlarına göre İnkılâpçılar Radyo Evlerini ve PTT’yi ele geçirdi mi operasyon gerçekleşmiş oluyor ve iktidarlar sivil patronlardan asker patronlara geçiyordu. 27 Mayıs inkılâbı garip gelse de, daha sonraki müdahaleler sayesinde artık bu tür değiş tokuşlar yabancı gelmiyorlardı.
Sabaha karşı bizim PTT’nin yönetimi Askerlere geçmiş oldu.

PTT yönetimine askerler el koymuştu. Başmüdür, Müdür ve Şefler artık üniformalıydılar. Hala o manzara hatırımda ve gözlerimin önündedir.

1950’de Menderes İsmet Paşadan hükümeti devralınca sevinmiş ve alkışlamıştım. Şimdi de askerler zorba sivil diktatörlere karşı iktidarı devralmışlar diye seviniyordum. 49’ların tutuklanmaları ve Ankara Harp Okulu hücrelerine kapatılmaları da bizi iktidardan soğutmuştu. Celal Bayar ve Menderesin de İttihatçılar ve Kemalistlerin zihniyetleri ile Kürtlere baktıklarını anlamış olduk.

Sonra 1961 Anayasası, seçim ve yeni bir iktidarın iş başına gelişini izlerken, Prof. Sadi Irmak olayı ile Cumhurbaşkanlığının askerlerden olsun dayatması demokrasiye olan umudumu bir kez daha kırdı. O günkü gelenek 20 yıldan fazla sürdü. En sonunda rahmetli Turgut Özal ile Cumhurbaşkanlığı makamı sivillere geçti.

Demokrasinin 1950/60 deneyi biz Kürtlere bir gerçeği öğretmiş oldu. “- Kürtler demokratik haklarını anayasa güvencesi altına almadıkça Türkiye’de demokrasi yeşermez ve yerleşemezdi.”

Bu yüzden Kürt olarak örgütlememizin zorunlu olduğunu anlamaya başladık; 11 Temmuz 1965’te, sıcak bir günde ve Diyarbakır da Türkiye Kürdistan Demokrat Partisini (TKDP’yi) kurduk. Kurucular kurulu 6 kişiydi, bendeniz de O 6 kişiden birisiydim.

Parti Başkanımız Av. Faik Bucak, Genel Sekreterimiz Sait Elçi, kadromuzun diğer bir seçkini ve değerli önderi de Şerafettin Elçiydi.

Partimiz, programı ile nizamnamesi ile ve bildirgeleri ile Kürtçeydi. Kürdistan’a otonomi talep ediyorduk. Ayrılıkçı değildik ama bir millet olmanın bilincini öne alıyorduk. Bunun için hala daha hem Kürt ve hem de Türkiye solu bizi gericilikle itham ediyor, etmektedir.

Uzatmayacağım.

Diyarbakır da, 1968 yılının 19 Ocağında MİT tarafından bir operasyon gerçekleştirildi. Gözaltına alındık, 8 gün MİT binasında sorgulandık ve 27 Ocak 1968 de Diyarbakır da Hâkimin huzuruna çıkarak tutuklandık. Operasyon Ankara’dan Diyarbakır’a gelen MİT yetkililerinden Mahir Kaynak Hoca başkanlığında gerçekleştirildi. İlk sorgulamamı kendisi yaptı. O geceki sorgulamayı “Suriye Kürleri Türkiye’ye Katılırlarsa Ne Olur?” Başlığı ile Sn. Prof Mahir Hocanın Star Gazetesinde çıkan bir makalesini baz alarak bir makale yayınladım. Benim makalem 27 Temmuz 2012 de birçok Kürt İnternet Sitelerinde yayınlandı. Maalesef Türk Basını benim makalelerimi yayınlamamaktadır. Rahmetli Mahir Hocaya hitaben yazdığım makalem bu metne eklidir.

Cumhuriyet tarihinde ilk kez Kürdistani bir partinin kurucuları olarak mahkemede partimizin programına sahip çıktığımızdan dolayı koca devlet tedirgin olmaya başladı ve “ kamu güvenliğini” bahane ederek mahkememizi Antalya’ya nakletti. 1968 de Antalya Diyarbakır’dan çok uzaktı. Otobüsle 36 saatte vardık. Hapishanenin kapısında Otobüsten – ellerimiz jandarmaların ellerine bağlı olarak- indiğimizde Ceza Evinin kapısında Baş Savcı ve Hapishane Müdürü bizleri beklediklerine şahit olduk.

Elimde gördüğünüz şu kitap, Antalya Ağır ceza Mahkemesinde Kürtlerin ulusal ve Kürdistan’ın siyasal savunmasıdır. Benim tarafımdan mahkemeye verilen ve şahsıma ait bir siyasi savunmadır. Gerek Osmanlı ve gerekse cumhuriyet döneminde Kürtler tarafından yapılan İLK SİYASİ SAVUNMADIR bu müdafaânamem.
Bizim bugünkü konumuzla, yani demokrasi meselesiyle ilgili savunmamın ilk paragrafıyla son paragraflarını okuyarak konuşmama son vermek istiyorum.

İlk paragraf:

Sayın Yargıçlar Heyeti,

Zor kullanmadan, zulme karşı sonuna kadar direnen, tüm savaş ve kavgalara karşı olan, pasif direnmeyi ve insan sevgisini beşeriyete miras bırakan silahsız savaşçı Mahatma Gandhi’nin Sömürgeci İngiliz yargıçlarına tevcih ettiği “ – Acaba Hindistan’daki mevcut ceza Evlerin de yer kalmadığı zaman, yaptığımız bu insani ve hukuki mücadelemiz yine suç sayılacak mı?” şeklinde ki gayet açık ve düşündürücü sözleriyle KÜRT MİLLETİNİN insanca yaşama davasının SAVUNMASINA başlıyorum.. “ demiş ve devam etmişimdir.

1968/235 Numaralı Dosya ile Mahkemeye verdiğim savunmam 55 sayfa olup bu kitapta yer almıştır. Kitap pêrî yayınları tarafından 2005 yılında İstanbul da yayın hayatına geçmiştir.

SAVUNMADA GEÇEN SON SÖZLERİM:

Zor kullanmadan, hak elde etme mücadelemiz devam edecektir. Çocuklarımız bize gölge babalar demeyecek, bizimle iftihar edeceklerdir. Farklı muamele savunucularının çocukları, babalarının sadakatli ve kardeş bir ulusa reva gördükleri emperyalist uygulamalarından dolayı utanacaklar ve onları affetmeyeceklerdir.
Kaba kuvvet, boyunduruk altında tutabildiği müddetçe devam edebilir. Zafer, daima hakkın ve haklının olur.
Bizler demokrasiye inanıyoruz. Sınırlarını her gün biraz daha genişleten demokrasiye. Haksız olarak bize reva görülen bu günkü sevk maddesi bir gün işlemez hale gelecek, fiilen uygulanamaz bir duruma düşecektir.

Şahsıma gelecek her türlü sonuçlara, engellere, tehlikelere ve baskılara rağmen Kürt milletinin insancıl ve barışçıl hareketi durmayacak ve milli haklarımızdan vazgeçilmeyecektir. Beşer varlığının temeli bu ahlak kaidesindendir.

Dileğimiz ölüm programı değil, hayat programıdır. Başaracağımıza inanıyor ve güveniyoruz. … 25.11.1969
Saygılarımla

Şakir EPÖZDEMİR

BANA GÖRE ÇÖZÜM:

“Demokrasinin Türkiye Sorunu” olarak adlandırdığınız sorunun önünde eğer Kürtlerin Ulusal Meselesi engelse veya engellerden birisi ise evvela bu meselenin ismini doğru koyalım.
Türkiye de Osmanlıdan beri bir Kürdistan davası vardır. Kürtler ne Bağdat’ta, ne Ankara ve İstanbul’da; ne Tahran da ne de Şam’da baş kaldırmıyorlar, baş kaldırmadılar.
Kürtler 1514’te Osmanlılarla ittifak kurduklarında da “Kürdistan Emirleri, hükümdarları ve beyleri” Kürdistan coğrafyası bazında Osmanlı devletinin kanunnamelerine geçtiler ve istimalatname senetlerini ( Gönüllü birlik senetlerini) mühürleyip imzaladılar.

Koçgiri de, Piran da veAğrıdaki başkaldırılar Kürdistan’ın bağımsızlığı veya otonom bir statüye kavuşması için yapıldı. En son başkaldırı da, 32 senedir Kürdistan toprakları üzerinde cereyan ediyor. Bunun için mesele Kürdistan meselesidir ve Kürdistan problemidir.

1965 TKDP programı Türkiye Kürdistan’ına Otonomiyi amaçlıyordu. Şimdi de yasal olarak faaliyet gösteren bu partinin devamı örgütler Federal bir statüyü savunuyorlardır.

Bunun için meseleye Kürtlerin demokratik hak talepleri gözüyle bakmak yanlıştır. İşi hafife almaya çalışmak ve yokuşa sürmektir bu tür davranışlar.

Savaşı, kavgayı ve her türlü olumsuzlukları ortadan kaldıracak tek yol ve yöntem Kürtlerin kendi toprakları üzerinde kendi kendilerini yönetmeleridir. Bu da ancak Federal bir sistemle, konfederal sistemle veya ortak devlet sistemi ile mümkündür.

Kürtlerin bugün “ Özel Yönetim veya Özerklikten” söz etmeleri ya Türk Solunun veya başka cihetlerin dayatmalarıyla ortaya çıkan ve Kürdistan halkının irade ve istekleri dışında kalan çok basit ve ucuz taleplerdir. Bu yöntem kavgayı kızıştırır. Ulusal meselelerde dolambaçlı taktikler işi çıkmazlara götürür. Çözüm sürecinin başarılmamasının en büyük sebeplerin birisi tarafların taktiksel yaklaşımlarıdır. Sorunun ismini ifade etmekten kaçınmakla derde derman bulunmaz.

Kürt ve Kürdistan sorunu çok kısa bir cümle ile ifade edebilinen bir gerçekliktir. Kürtler sadece şunu demeliler:
“Ben Kürdüm, kendi toprağımda kendi kendimi yönetmek istiyorum” hepsi bu kadar.
Bu isteğin, tarihi, coğrafi, sosyal ve hukuki ayağı vardır ve anlaşılır bir realitedir.

Siyaset uzlaşma sanatıdır. Uzlaşma adil olmak zorundadır. Hak ve hakkaniyete göre yapılan uzlaşılar süreklilik kazanır.
Devlete, devlet erkânına ve siyasete düşen görev bu meseleyi onurlu, düzeyli ve kalıcı bir şekilde çözüme kavuşturmaktır.

ABD, Almanya ve Rusya’yı baz almalıyız. Sadece komşumuz Rusya 21 tane Özerk Cumhuriyet, onlarca Federal Devlet ve Eyaletlerle, Valisini, Belediyesini ve Parlamentosunu seçimle iş başına getirirken iç kavgaya yer verdi mi? SSCB den kapitalizme dönüşümünü sessiz sedasız gerçekleştirerek bunca devletler ondan ayrılırken kısa bir süreçte Federalizme dönüşmeyi kazasız belasız başaramadı mı?

Büyük devlet olduğumuzu sık sık iddia ediyorsak, büyük düşünmemiz ve dünyada büyük devletleri örnek almamız zorunludur. Aksı halde hep Osmanlının o debdebeli günlerini arar dururuz.

Bunun için Kürdistan sorunu ancak ve ancak Federe, Konfedere veya ortak devletler, cumhuriyetler şeklinde çözülmedikçe bu kavga bitmeyecektir diyorum. Ortak devletler olmamız kavgalı olmamızdan bin kere iyidir. Hatta ayrı ayrı dost devletler olmamız da kavgalı olmamızdan çok daha iyidir. Hala resmi görüşün “Kuzey Irak” dediği Güney Kürdistan Federal Devleti ile olan dostluk 10 sene önce bu statüyü kabullenmeyen kavgalı halden çok daha iyidir. Bu dünya kimsenin tapulu malı değildir.
En derin saygılarımla.

30.01.2016 –ABANT / Bolu

Etiketler: / / /

İsmet İnönü’nün Kürt Raporu
Erzincan Kürt merkezi olursa Kürdistan’ın kurulmasından korkarım. Van ve Erzincan’da acele olarak, Muş ovasında tedricen ve Elazığ ovasında kuvvetli Türk...
Ah Tamara…
Van’daki Akdamar Adası’na da ismini verdiği rivayet edilen Akdamar efsanesi, zamanında bu adada yaşayan baş keşişin güzelliği dillere destan kızı...
Xelil Xeyali’nin Kürt Dili Üzerine Görüşleri
“Yayın yöntemi”ne ilişkin görüşü ikinci yazıya bırakmıştım. Fakat bu yönteme ilişkin ayrıntılı bilgiler vermeden önce onun temelini oluşturan bazı işlerden...
Evliya Çelebi Seyahatnamesi’nde Kürt Şehri Bitlis
  Wilhelm Köhler/Kitap  17. yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu’nun egemenliği altında bulunan geniş coğrafyada sürüp giden yaşamla ilgili bugün elimizdeki en önemli...
Bitlis Beyliği’nin Statüsü,Rolü ve Önemi – Araştırma
Mela Mahmud Beyazidi; “Yabancı devletler, Kurdistan’ı işgal edebilmek için, herşeyden önce, Bitlis Beyliği’ni zapt etmeye yeltenmişlerdir.”        ...
1838’in Bitlis’i ve Southgate’in Kürd Şerif Bey ile tanışması
Bu çeviri, Amerikalı Misyoner rahip Horatio Southgate’in 1838 – 1839 yılları arasında Bitlis’ten geçerken tuttuğu notların İngilizce aslına sadık kalınarak...
Said Nursi’de Özgürlük Söylemi
  Gençken içine girdiği ilim dünyasında özgürlüğü bir hayat biçimi olarak benimsemiştir. İlk hayatı hocaları ile olan serüvende onun düşüncelerini...
Kırd,Kırmanc, Dımıli veya Zaza Kürtleri
Bazı illerde ise denebilir ki sadece birer ilçenin sınırları içinde Dımıli lehçesi konuşulur. Semsûr’un Alduş (Gerger), Ruha’nın Sêwreg (Siverek), Bedlis’in...
Kerkük Kan Ağlıyormuş
“Kerkük, Kürdistan´ın bir parçasıdır. Oradaki Türkmenler, Kürtlere sığınmış muhacir ve sığınmacılardır. Kerkük, Azerbeycan´da bir kent değil ki Türk´ü kan ağlasın....
Şekerci Hanı ve Said-i Kurdi’nin Dünyası
  Bediüzzaman Saidê Kurdî Henüz 30 yaşlarında Van’dan İstanbul’a gidip Fatih’te bulunan Şekirci Hanı’na yerleşiyor. Ve odasının kapısına bu yazıyı...
Pîyesa ‘Bîdlîs’ ya Wîllîam Saroyan
Ehmed Kurd nîne, ji hindikayî (kêmhejmaran) ye, ango ji tirkan. Lê ferqa wî ew e ku xwediye loqonteyek e. Ji...
Vasa’yı kurtarmak, Hasankeyf’i öldürmek
On milyonluk nüfusu ile bir İskandinav ülkesi olan İsveç’te 1700’e yakın müze bulunmaktadır. Bu müzelerden dünyanın ilk açık hava müzesi...
Tarihte Kerkük ve Kürtler
  Kerkük tarihine kısaca bir bakalım; Arkeolojik kazılar sonucunda Kerkük’te 28 bin yıl önce Neandertallerin yaşadığı kanıtlanmıştır. Şehir bir çok...
Yol Ayrımı; Askeri Uçak ve Milletin Özgür İradesi
  Irak, denilen devlet 1926 yılında Gertrude Bell’in Kral Faysal ile misterik aşkının imkansız çocuğu olarak dünyaya geldi. Irak bir...
Lozan, Ankara ve Sevr Antlaşması
    Türkiye Lozan ve Ankara kartını Uluslararası topluma ve Kürtlere gösterirken, Sevr antlaşmasından neden söz etmez? İşte, Lozan, Ankara...
ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

YORUM YAZ