Bitlis Düşünce ve Akademik Çalışma Grubu
$ DOLAR → Alış: 8,56 / Satış: 8,60
€ EURO → Alış: 10,09 / Satış: 10,13

Taner Akçam’ın İddiaları ve Tarihi Gerçekler

Taner Akçam’ın İddiaları ve Tarihi Gerçekler
  • 22.05.2021

Tarihi olay ve olgular bir değerlendirmeye tabi tutulacaksa, bu değerlendirmenin ilk şartı, olay veya olguların yaşandığı dönemin koşulları ve özelliklerinin göz önünde tutulması zorunluluğudur. Yani, tarihçi , tarihi olay ve olguları değerlendirirken, günümüz koşul ve özelliklerini değil, değerlendirilen dönemin sosyo-ekonomik, siyasi, kültürel ve coğrafik koşul ve özelliklerini baz almalı, böylece hata yapabilme ihtimalini en alt seviye indirgeyebilmelidir. Bu çok da zor değildir.

 

 

 

 

 

  • Xerzî Xerzan

 

Bilimsel ahlak ve iyi niyete sahip herhangi bir tarihçi veya biliminsanı, bu temel tarih bilim kuralını hiç de zorlanmadan, sağa-sola yalpalamadan, olayları olduğu gibi değerlendirip tahlil ederek, tarafsız bir gözden bakarak uygulayabilir. Ama eğer niyet iyi değil de kötü ise, bu kural ve diğer tüm kurallar kulakardı edilir ve sonuçta istenmeyen durumlara düşülebilir. Bu durum, hiçbir hakiki biliminsanın düşmek veya düşürülmek istemeyeceği bayağı arızalı bir durumdur elbette…

Bu kısa girizgahtan sonra, bu yazımızın konusuna dönelim. Bilindiği gibi Taner Akçam, yaklaşık bir ay önce Gazete Duvar’a son kitabı ile ilgili vermiş olduğu bir ropörtajda, Kürtlerin (genel olarak) soykırıma katılımı konusuna değinmiş ve bu son bir aylık süre içinde tartışma konusu olan şu sözleri dile getirmiştir : “…Korkunç bir örnek vereyim: 19. yüzyıl feodal toplumunda örneğin Kürt bölgelerinde Kürt ağaları, evlenen Ermenilerin ilk gece hakkına sahiplerdi..”. Bu cümleyi kurduktan sonra, aralarında birçok araştırmacı-yazarın da bulunduğu 132 aydın, ortak bir bildiri yayınlayarak Akçam’ın bu sözlerini kınamış ve bundan sonra hem Akçam’ın bu genelleyici sözleri, hem de bildiriye imza atan aydınların tepkisi halen tartışılmaktadır. Kimin haklı veya haksız olduğu bir yana, bu tartışmanın sebeb-sonuç ilişkileri ve tarafların öne sürdükleri tezler, araştırılmaya-ispatlanmaya muhtaç tezler olarak önümüzde durmaktadır. Bu yazı ile, bu tartışmalara katkı sunma amacı güdülmüş ve konunun bundan sonra daha anlaşılır bir biçimde tartışılması için, bazı bilgi-belgeler, yaşanmışlıklar ve o dönem yaşamış olan gözlemcilerin yazdıklarından faydalanılarak, bir analiz yapılmıştır. Ayrıca Ermeni köylülerle beraber aynı acıları çekmiş olan Kürt köylülerinin de maruz kaldıkları zulüm irdelenmiş, böylelikle bir farkındalık yaratılmaya çalışılmıştır. Vicdani ve ahlaki olarak bu konular detaylı bir şekilde tahlil edilmiş, bilim etiğinin dışına çıkılmadan, sadece varolan olgular, algı yönetimine tevessül edilmeden, açıklıkla hiçbir kaygı güdülmeden ele alınmıştır.

Kürdistanda Kaos Dönemi – 19. Yüzyılın ikinci yarısından 1915’e

Giriş bölümünün ilk paragrafında belirtildiği gibi, tarihi olaylar irdelenirken, zaman-mekan , şartlar-koşullar ilişkisi göz ardı edilmemelidir. Akçam’ın sözünü ettiği tarih dilimi, Osmanlı tarafından sınırları Kürdistan’da anlaşmalarla çizilmiş olan Kürt Mirliklerinin tamamının ortadan kaldırılmış olduğu, 1514’den 1840-50lere kadar otorite olarak kabul edilen Mirlikler düzeninin sona ermiş olduğu bir zaman dilimine tekabül etmektedir. Sözünü ettiğimiz dönem, 19. Yüzyılın ikinci yarısında Kürt Mirliklerinin ortadan kaldırılıp, yönetimin merkezi idare tarafından ele alındığı (veya alınamadığı) çalkantılı bir dönemdir. Kürdistan’da otorite boşluğunun baş gösterdiği 1840-50ler sonrası dönem, bölgede yaşayan tüm halk ve sınıflar için esas felaketlerin uç verdiği, başladığı, yaşandığı, tek kelimeyle “berbat” bir dönemdir. Mirlerin, hüküm sürdüğü topraklarda, Müslüman ve Êzdî Kürtler, Hristiyan Asuri,Keldani ve Ermeniler, Yahudiler, Araplar ve tüm halklar belirli bir otoritenin altında huzur içinde yaşamakta, herkesin hukukunun belli olduğu bir sistemde, yaşamlar sürdürülmektedir. Bu söylemin en büyük ispatı ise, bu yaklaşık 400 yıllık süreç zarfında, halklar arasında elle tutulur bir çatışma yaşanmamış olmasıdır.

Bu 4 asırlık süre zarfında tüm vergiler, askere alım hizmetleri, iaşe, güvenlik, sağlık vb. tüm idari işlemler yerel hükümetler (Mirlikler) tarafından yerine getirilmekteydi. Tüm etnik ve dini unsurlar, yerel hükümete vatandaşlık bağı ile bağlıydılar ve Merkeze yani Osmanlı’ya bağlılık sadece sözde kalmaktaydı. Sadece savaş zamanlarında, daha önce yapılmış olan anlaşmalar ( Yavuz Sultan Selim ve Kanuni Sultan Süleyman dönemlerinde yapılmış olan sözleşmeler) gereğince, belirli sayıda asker verilirdi. Vergilendirme de yine eski anlaşmalar uyarınca, belirli miktarlarda merkezi hükümete (İstanbul’a) ulaştırılırdı. Böylece anlaşma şartları yerine getirilir ve taraflar hayatlarından memnun bir şekilde, yaşamaya devam ederlerdi. Ünlü Kürt Tarihçi Şeref Xan, meşhur eseri Şerefname’de, bu olgulardan detaylı bir şekilde bahsetmektedir.

19.yüzyılın başından itibaren ise, batı cephelerinde yaşanan bozgunlar ve toprak kayıplarından sonra, Osmanlı’nın merkeziyetçi politikaları özellikle Kürdistan’da, yani elde kalan son sömürge (ya da yarı sömürge) olan coğrafyada devreye sokulmuştur ve tabiri caizse bölgenin ve aynı zamanda bölgede yaşayan halkların canına okunmuştur. Yerel Otoriteler ortadan kaldırılmış, yüzyıllardır vatandaşlık-yurttaşlık hukuku içinde yaşayan tüm unsurlar otoritesiz bırakılmış, her bölgede, her şehirde, her kazada hatta her köyde yeni ağalar, yeni şeyhler, etrafına birkaç kişi toplayabilen yeni feodaller ortaya çıkmıştır. Bir sabah uyandıklarında, eski topraklarındaki söz haklarının artık kendilerinde olmadığını gören bu köylü sınıfı, artık korunmaya muhtaç, topraksız, mülkiyetsiz marabalar olarak yaşamaya alışmaya çalışmışlardır. Köyleri ve topraklarındaki tasarruf hakları bir kalemde kaybolmuştur. Güçlü olanın kanun olduğu bir düzen hayata geçmiş ve bu düzende güçsüzün hiçbir hakkı kalmamıştır. Bu yeni ama çarpık düzen, en büyük zararı yerleşik olan halklara, toplumun en savunmasız olan silahsız kesimlerine yani köylüye, çiftçiye ve reayaya vermiştir. Osmanlı’nın bitip tükenmeyen vergilendirmeleri, yereldeki peşin vergi tahsildarları olan mültezimlerin istekleri ve onların ardından gelen küçük ölçekli lokal ağa ve şeyhlerin ek vergileri , hayatı yaşanmaz hale getirmiştir. Din ve etnik köken ayrımı olmaksızın tüm köylü ve çiftçiler, yani yerleşik reaya (ki bunlar nüfusun büyük çoğunluğunu oluşturmaktaydılar), bu üçlü kapanın içine sıkışmış ve havasızlıktan boğulan canlılar misali ümitsizce çırpınmaya başlamışlardır. Bu durum aslında açıkça bir sınıf sorunudur. Yani Akçam’ın savunduğunun aksine bir etnisite sorunu veya ırksa-dinsel bir sorun değildir. Bahsedilen feodal zulüm sistemi sadece Akçam’ın dediği gibi “Hristiyanlar, Süryaniler ve Ermeniler” için de geçerli değildir (Akçam aynı ropörtajında şu cümleyi de kullanmıştır: “Kıyaslarsak eğer Güney Afrika’daki ırkçı rejime benzer. Ermeniler, Hıristiyanlar, Süryaniler ikinci sınıf vatandaş statüsündedirler, o statülerini değiştirmek istemedikleri müddetçe sorun yok”). En az onlar kadar, Müslüman veya Êzdî kürt köylüsü-çiftçisi de bu kaos ortamından en kötü şekilde etkilenmiş ve belki de Akçam’ın bahsettiğİ topluluklardan daha fazla acı çekmiş, zulüm görmüştür. Ama nedense, Taner Akçam, bu tarihi gerçeklere hiç değinmemiş, değinmek istememiştir. Olayın salt bir ırk-din sorunu olduğundan hareketle, sınfsal sorunları görmezlikten gelmiş, olayı salt bir etnisite-dinsel farklılıkların meydana çıkardığı bir sorun seviyesine indirgemiştir.

Sosyalist geçmişiyle tanınan Akçam’ın bu tavrı ilgi çekicidir. Zira zamanında yararlanmış olduğu kaynakların pek çoğunda, reaya Kürt köylü-çiftçi sınıfının da aynı eziyet ve haksızlıklarla yüzyüze kaldığı, bırakıldığı kayıt altına alınmıştır. Fille ve Kurmanc (günümüz deyişiyle: Maraba), feodal tarafından aynı statüde değerlendirilmekte ve aynı şartlar kendilerine dayatılmaktadır. Bu vergilendirmeden başlayarak, kız kaçırma, cezalandırma, el koyma, talan vs. tüm faktörlerde aynı şekilde uygulanmıştır. Bu sözlerimizin ispatı, halen Kürt Folkloründe canlı şekilde saklıdır; Günümüzde bile, Kürt toplumunda herhangi bir kişi bir başkası tarafından haksızlığa uğradığında, ağzından çıkan ilk söz “Ma ez filleyê bavê te me “ veya “Ma ez kurmancê bavê te me” sözüdür. Her iki söz de eş anlamlıdır ve ilki “Ben senin babanın fillesi miyim“ anlamını verirken, diğeri de eşanlamlı olarak: “Ben senin babanın kurmancı mıyım” anlamındadır. Her iki cümle de bir tepki sözü olarak, geçmişte fille ve kurmancların maruz kaldıkları eziyet ve zulümleri anlatmaları açısından değerli ve önemlidir. Statüsü eşit olanların, günümüzde halen aynı statüde resmedilmeleri, dikkat çekici bir konudur. Bu durum, halkların zihninde yer etmiş tarihi gerçekliklerin, sınıfsal gerçeklerin bir anlamda dile getiriliş şeklidir. Maalesef günümüzde bile bu haksız uygulamalar yumuşatılmış haliyle bazı köylerde halen geçerlidir. Topraksız köylüler, hala büyük toprak sahiplerinin köylerinde ve yanlarında kalmakta, emeklerinin karşılığını alamamaktadırlar. Ortakçı veya kiracı olarak çalışan bu “maraba” sınıfı, Kürtçe’de meşhur bir deyim olan “Qûtê Nemir (sadece ölmemeye yarayan istihkâk)” ile yaşamaya mahkumdur. Köy sahibi, istediği zaman topraksız köylüyü köyden kovabilir veya işlemesi için verdiği toprağı elinden alabilir. Ağalık sisteminin az biraz yumuşatılmış hali olan bu sistem, bazı günümüz Kürdistan köylerinde halen geçerlidir. Yani, “Marabalık” sistemi nisbeten yürürlüktedir.

Ermeni-Süryani-Keldani toplumları, özellikle 19. Yüzyıldan sonra “FILLE” olarak isimlendirilmişlerdir. Müslüman veya Êzdî kürt köylü ve çiftçiler ise “kurmanc” olarak tanımlanmışlardır. Bu tanımlar, ilk başlarda daha çok toprağı ekip biçen, işleyen ve çalışan anlamında kullanılmaktadırlar. Lakin, bahsettiğimiz kaos ortamında daha çok küçümseyeci ifadeler olarak karşımıza çıkarlar. Dönemin Feodalleri, kendi topraklarında çalışan veya tahakkümleri altında bulunan köylerde yaşayan tüm insanları, etnik veya dini ayrım yapmadan kendi bağlıları-çalışanları olarak görürler ve onlara öyle davranırlardı. Diğer feodallerden ve tehlikelerden korunmaları karşılığında çeşitli yıllık vergiler alırlar ve vergi vermeyenleri ise cezalandırırlardı. Bu durum kurmanclar veya filleler için aynı idi. Aşiret bağı olmayan, aşiretin hakim sınfından olmayan veya aşiretinden kopmuş olan tüm Kürtler “kurmanc” olarak tanımlanırdı. Hristiyan ahali ise (genelde köylerde ve taşrada) “fille” olarak isimlendirilmişlerdir. Feodal kesim, kendisini “Eşîr (aşiretten olan) “ olarak tanımlar ve kendisine “Kurd (Kürt) “ bile demezdi. Bunun yerine “Eşîr” kavramını kullanmak daha uygun düşerdi. Şeyhler de daha çok “Seyid (Peygamber soyundan gelen) veya Seyda (değerli – saygın kişi)” kavramlarını kullanırlardı. Bu tanımlamalar aslında 1850 sonrası ortaya çıkan sınıf farklarını anlatmak için yeterli olacaktır. Sözün özü, Mirlikler döneminde muteber vatandaş, yurttaş olan kürt köylüsü-çiftçisi, aşiretler ve feodaller döneminde “kurmanc” olarak tanımlanacak ve hakir görülecekti. Diğer taraftan, yine Mirliklerin muteber hristiyan yurttaş ve vatandaşları olan ermeni-keldani-süryaniler ise, aynen “kurmanclar” gibi hakir ve düşük görülecek , “Fille” olarak sınıflandırılacaklardır. Bu ikinci sınıf vatandaşlık, fille ve kurmancların ortak kaderi olarak halk hafızasında ve vicdanlı araştırmacılar tarafından kayıt altına alınmıştır.

Fille ve Kurmanc tamımlamaları, tam olarak ilk çağlardaki köle veya ortaçağ Avrupasındaki serf tanımlarını karşılamasalar da, yine onlara yakın bir tanım olarak karşımızda durmaktadırlar. Günümüzde kullanılan, “Maraba” tanımlamasına yakın bir tanımlama olarak değerlendirilebilir. Ya da topraksız köylü olarak da düşünülebilir. Toprağı olana ise sağlanan koruma, ya da ona “iyi davranma pratiği “, topraklı köylüyü de “maraba” sınıfına sokmak için yeterlidir. Filleler, Akçam’ın dediği gibi parayla alınıp satılmazlar, ya da bir mal gibi el değiştirmezlerdi. Köyün ağası veya şeyhi (fodal) köyünü veya arazilerini sattığı vakit, o köyde bulunan köylüler (fille veya kurmanclar), köylerinde kalmak istedikleri vakit, orda kalıp marabalıklarına, ortakçılıklarına veya yarıcılıklarına devam edebilirlerdi. Yeni ağa veya yeni feodal, bu durumun gerçekleşmesini isterdi zira toprağı işleyebilecek insanlara ihtiyacı vardı. Bu iki tarafın da işine gelirdi ve genelde satılan köy veya arazi, üstünde çalışanların kabiliyetine göre değerlenir veya değersizleşirdi. Köle veya serf kavramları, bu durumu anlatmak veya tanımlamak için geçerli değildir. Çünkü köle veya serf, alınıp satılınabilir bir “mal” statüsündeyken, fille daha bağımsız ama şartlar gereğince mecburi bağımlı bir statüdeydi. Bu durum Kurmanclar için de geçerlidir. Fille ile kurmancların tek farkı, etnik ve dini kökenlerindeki farklılıklardı. Eğer bu farklar olmasaydı, her iki tanımlamada belirtilen topluluklar, tek bir toplum veya sınıf olarak yazılabilir veya kayıt edilebilirlerdi. Bu konu hakkında, Aysen Arman’ın tespitleri önemlidir. İki ciltlik “Palu – Harput 1878“ çalışmasının birinci cildi olan “Adalet Arayışı” nda , bu gerçekleri dile getirmiş ve kayıt altına almıştır.

Arman, eserinde; “Hem Osmanlı Devleti hem de yerel Kürt ağalarına verilen çifte vergilendirme olayı sadece Ermenilerin yaşadığı bir durum değildir. Hristiyan köylülerin yaşadığı bu olaylar Müslüman köylünün de başına gelmekteydi. Diyarbakır, Muş arasındaki dağlarda yaşayan Reşkotan, Şeyh Dodan, Sasun Mutki aşiretleri, Hristiyan ve Müslüman ayırt etmeksizin dilediklerini yapıyorlardı. Sason Ermenileri yanında Müslüman Kürt köylüsü de bu çifte vergilendirme baskısı altında yaşadığı tespiti döneme ait birçok raporda da bulunmaktaydı..” tespitiyle işlemeye çalıştığımız konuya katkı sunmuştur (Arsen Yarman, Palu, Harput 1878, Cilt.1/Adalet Arayışı, Derlem Yayınları, İstanbul 2010,s.138-).

Yine akademisyen Yaşar Tolga Cora, “Osmanlı Taşrasındaki Ermeniler Üzerine Olan Tarih yazımında Sınıf Analizinin Eksikliği” başlıklı makalesinde, Kürt köylüsünün Ermeni köylüsünden çok daha ağır şartlar altında yaşamak zorunda kaldığını belgelerle ispat etmiştir. Ayrıca, esas meselenin etnik kökenden kaynaklanan bir sorun olmadığını,etnik kökenin de bir faktör olduğunu ama esas meselenin bir sınıf sorunu olduğu gerçeğinden hareket edilmesi gerektiğini vurgulamış, ayrıca Ermeni toplumundaki sınıfsal farkların da göz ardı edilmemesinin önemli olduğunu belirtmiştir. Makalesinin bir bölümünde, Kürt köylülerin feodallere bazı bölgelerde, ermeni köylülerden daha fazla vergi verdiklerini belgeleriyle sunmuştur. Aynen Ermeniler gibi çifte vergilendirmeye tabi tutulan “maraba (kurmanc)” Kürtlerin durumunu bütün çıplaklığıyla gözler önüne sermiştir. Cora, Ermeni Devrimci Ato’nun (1867-1954, gerçek ismi Hovannes Der Martirosyan) 1912 yılında şahit olduğu birkaç olaya da yer vermiştir. Bu şahitlikler ibretliktir ve ezberci tarihçiliğin tahtını yerle yeksan etmektedir. İlgili bölümü, yani makalenin “Kürt Ermeni Köylülerin Ortak Sorunları” başlıklı bölümünü aynen aşağıya almakta ve okuyucuyla paylaşmakta fayda vardır;

“Kürt Ermeni Köylülerin Ortak Sorunları”

“Ermeni Sorunu”nun ve özellikle de Kürt-Ermeni çatışmasının yukarda belirttiğimiz sosyo-ekonomik arka planını gösteren bazı çalışmalar, bölgedeki Kürtlerin çoğunluğunun da baskılara, hukuksuzluklara ve çifte vergilendirmeya maruz kaldıklarını göstermektedir. (Klein, 2007:161vd.). Yerleşik Kürt köylülerinin ve aşiretlerdeli sıradan Kürtlerin de ezildiğini belirten ifadelere Sovyet Ermenistanı’ndaki çalışmalarda da rastlanmaktadır (Bayburdyan,1989: 54).

Literatürdeki çalışmalar genelde Kürt-Ermeni ilişkileri ve özellikle de çatışma anlarına odaklandıklarından,incelenen bölgenin ekonomi-politiğine dair detaylar muğlak kalmaktadır. Ermeni devrimcisi A-To’nun 1912 yılında yayınlanan Erzurum, Van ve Bitlis seyahatlerinden alınan iki örnek, marabalık ve ağaya ödenen vergiler bağlamında, ekonomi politiğin yerelde ve çatışma anları dışında dışında nasıl işlediğine dair ipucları veriyor.

Topraksız Kürtlerin de Ermeniler gibi ağaların ve aşiret beylerinin topraklarında maraba olarak çalıştıkları bilinmektedir A-To^nun bu konudaki gözlemleri ilginçtir:

“…Üçkilise (Taşkeser, Ağrı) bölgesindeki Ermeni Köylerini dolaşırken ve Kürt marabaların durumuyla ilgileniyorken, Mirzacan (Taşbasamak) köyünün Ermeni köylüleri oldukça net bir cevap verdiler: “Buranın en Ermenisi Kürt marabadır”. Yalnız bu cümle, bu kısa tanım, ezilen ve zulüm gören ermeni maraba tarafından yapılan bu tanım, Kürt marabaların ezilmesi, gördükleri zulüm hakkında fikir oluşturmak için yeterlidir. Evet, en Ermeni, yani Ermeni’den çok ezilen ve zulüm gören Kürt Marabadır. Bu çok doğal, çünkü Kürt köylülerden daha yetenekli ve çalışkan olan Ermeni maraba, zalim ağanın gözünde daha değerlidir. Ezilen ve zulüm gören Türk marabalar da vardır. Etnisitenin zalim için önemi var mıdır? (A-To, 1912: 278).

*********

Yaşar Tolga Cora’nın makalesindeki bu önemli anı, bir devrimci Ermeni tarafından kayda alınmış bir hatıradır. Hatıradan daha önemli olan, Ato’nun fikir dünyasıdır. Ve bu fikir dünyası, bugün kendilerini “insan hakları savunucusu, aydın, vicdanlı biliminsanı” olarak tanımlayan şahsiyetlerin örnek alması gereken bir dünya görüşü ve vicdani bir duruştur.

Bu tarafsız ve vicdanlı tespitler, Kürt halkının hafızasında gizlenmiş olan söylenceler, Kürt köylü sınıfının, en az Ermeni köylü sınıfı kadar haksızlığa ve zulme uğradığı, aslında tek bir sınıf olan bu ezilen sınıfın kaderinin ortak olduğu tezini görünür kılmaktadır. Önemli olan, at gözlüğünü çıkarabilmek ve olaylara çok daha geniş bir açıdan, tarafsız ve vicdanlı bakabilmektir. Akçam’ın bu tür tespit ve anılardan, bu anlamda kayda geçirilmiş olgulardan bihaber olnası mümkün değildir. Bu gerçeklerden bihaber olabilme ihtimali yok denecek kadar azdır ve bunları bilip de, bu gerçekleri halklardan gizleme pratiği hiç de iyi niyetli bir yaklaşım değildir. Halkların vicdanında, bu tip ikircikli bilim dışı tavırlar her zaman mahkum edilmiş ve mahkum edilecektir. 19. Yüzyıl kürt feodallerini savunmak, yaptıklarını meşru göstermek elbette ki günümüz Kürt aydınlarına düşmemelidir. O kaos ortamındaki kötü ve haksız pratikler mahkum edilmelidir, günümüz modern Kürt Halkı o tür eylem ve pratikleri vicdanlarda zaten mahkum etmiştir. Günümüz aydınlanması, bu temeller üzerine yükselmiştir. Aydınların da bu yolu izlemeleri en doğru olanıdır. Buna karşılık, karşı taraftaki ehl-i kalemin de, aynen Ermeni Devrimci Ato’nun kaydettiği gibi vicdanlı davranmalarının beklenmesi, en doğru olanıdır. Ato’nun dediği gibi: “Etnisitenin zalim için önemi var mıdır?”…

Bundan sonraki bölümde, Akçam’ın var olduğunu iddia ettiği “İlk gece hakkı” üzerinde durulacak ve bu iddianın “dayanakları” sorgulanacaktır. Aynı zamanda, başka bilgi ve belgelerle bu temelsiz iddianın, bilinçli olarak gündeme sokulmaya çalışılan “sûni tez”in, aslında çok daha farklı bir duruma işaret ettiği, çok daha farklı yaşanmış yine kötü bir pratiğin çarpıtılmış yansıması olduğu, yine bilimsel bilgi ve verilerle ispatlanacaktır.

_____________

Bu Bölümde Yararlanılan Kaynaklar

1-) Şerefname, Şeref Xan ê Bedlîsî, Avesta Yayınları

2-)-Kürt Ulusal Hareketleri ve 15. yy.’dan günümüze Ermeni-Kürt ilişkileri, Garo Sasuni, Med Yayınları

3-) Kürtler ve Kürdistan Tarihi – Dîroka Kurd û Kurdistanê, Mihemed Emîn Zekî Beg, Nûbihar Yayınları

4-) Palu, Harput 1878, Cilt.1/Adalet Arayışı, Arsen Yarman, Derlem Yayınları

5-) Osmanlı Taşrasındaki Ermeniler Üzerine Olan Tarih yazımında Sınıf Analizinin Eksikliği, Praksis Dergisi, sayı 39, 2015/3, s.23-44.- Yaşar Tolga Cora, 2015

6-) Adnan Çevik – Namık Kemal Dinç, Yüzyıllık Ah! Toplumsal Hafızanın İzinde 1915 Diyarbekir, İBV Yayınları, İstanbul 2015

Etiketler: / / / / /

Bitlis’in önünde bağlar türküsü ve Bitlis’in asimilasyonu
Yirminci yüzyılın başlarına kadar vilayet sınırları içerisinde birçok değişik dilin* konuşulduğu kadim Bitlis’e ait şarkı, türkü, kilam, sitran, bar, horovel,...
Efsaneye göre Mardin şehrinin ismi Kürdçeden geliyormuş
Tarihi binlerce yıl öncesine dayanan ve zengin şehir kültürüne sahip şehirler vardır. Bunlar arasında Mardin şehrinin adı ilk sıralarda zikredilir....
İtalya’da yazılan 1829 tarihli Bitlis Sultanı ve Köle Kız adlı eser
Özellikle 1600 – 1800 yılları arasında, Şark’a ait masallardan ve o diyarda vuku bulmuş hadiselerden esinlenerek yarı kurgu – yarı...
‘’İlk Gece Hakkı’’ Dolayımında Tarih Yazımı, Yöntem ve Kaynakların Kullanımı: Taner Akçam’a Cevap
  Bilindiği üzere tarih yazımının kendine has bir metodolojisi vardır. Tarihin ideolojik/sübjektif, özcü, kısmi ve çarpık bir vaziyet almaması için...
Taner Akçam’ın İddiaları ve Tarihi Gerçekler
Tarihi olay ve olgular bir değerlendirmeye tabi tutulacaksa, bu değerlendirmenin ilk şartı, olay veya olguların yaşandığı dönemin koşulları ve özelliklerinin...
Taner Akçam’ın Suçlamalarına Cevabımızdır
Bilindiği üzere Prof. Taner Akçam’ın 20 Nisan 2021 tarihinde Gazete Duvar’a verdiği röportajda sarf ettiği  “19. yüzyıl feodal toplumunda örneğin...
Ermeni Sorunu ve Kürdler
Tarih çalışmalarında birincil kaynaklar büyük bir önem taşır. Bu kaynakların başlıcaları; gazeteler, filmler, fotoğraflar, el yazmaları, nüfus sayımları, tapu kayıtları,...
Tarih Kayıt Cetveliyse Sosyoloji Bunun Toplum Vicdanındaki Karşılığıdır
Tarih bilimi toplumlarla ilgili verileri ortaya koyarken belgesel nitelikteki kırıntıları bir araya getirerek toplumlar hakkında genellemeler yapmaktadır. Sosyoloji bilimi ise...
‘Kuyruklu Kürt’ aşağılaması tutmadı, ‘ilk gece hakkı’ genellemesi deneyelim
‘Öküz düşünce bıçak çeken çok olurmuş’ diye bir söz vardır. Zayıf, savunmasız ve güçsüz duruma düşüldüğü taktirde, o anki durumunuzdan...
Tarihçi Taner Akçam’a Tepki
  Tarihçi Taner Akçam’ın ”19. yüzyıl feodal toplumunda örneğin Kürt bölgelerinde Kürt ağaları, evlenen Ermenilerin ilk gece hakkına sahiplerdi.” ifadelerine...
Kürtler Savaşçı ve Özgürlüklerini Seven Bir Milettir
Babil harabeleri, muazzam boyutları ile yolcuyu etkiliyor; binalar, duvarlar veya kapılar olduğu için değil, ama bir zamanlar bir binanın bulunduğu...
Endülüs’ün Emevi Abdurrahman’ı bilinirken, Bitlis Beyliği’nin Kürd Abdal Han’ı hiç bilinmez
İsimlerini çeşitli nedenlerden dolayı tarihe yazdırmış ünlü hükümdarlar vardır. Kimi cesareti, kurnazlığı, ele geçirdiği topraklar ve savaşçılığı ile, kimi de...
Bitlis’te ateşler eşliğinde Xetire, Têrintêz ve Ayd-i Kurdî kutlanırdı
Kürdlerin çok zengin, köklü ve bir okadar da kadim sözlü anlatım geleneği vardır. Kah dengbej geleneği ile kah çîvanoklar anlatımları...
Kürt Tarihinde Newroz’un Yeri
Newroz Bayramı Kürt Ulusal Bayramları içerisinde önemli bir yere sahiptir. Newroz Bayramı üzerine bir çok kutlama ritüeli bulunmaktadır. Kürtler dışında...
Gökmeydan değil, Gog Meydan. Nam-ı diğer Çevgan Meydanı
Bitlis’in ünlü meydanları denilince, akıllara hemen Avel Meydan ve Gökmeydan gelir. Bazı yerlerde Gök Meydan şeklinde yazılsa da genellikle bitişik...
ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

YORUM YAZ